|
DÜŞÜNCELER
Hidayet
Kayaalp
|
|
|
h.kayaalp@web.de |
TEBESSÜM
Ahmet Altan,
“Sahur ve İşkence” başlıklı yazısında Bektaşi’nin, “Yahu şu
sahuru öğlene alsalar Ramazan’dan iyisi yok” sözünü
hatırlattıktan sonra, “Artık Bektaşi şakaları eskisi kadar
anlatılmıyor”diyor. Sonrada:
“Osmanlı’da o kendine de, inancına da güvenen güzelim
dindarların Bektaşi şakalarına güldüğü zamanlar çok
gerilerde kaldı, bu gün kendine de, inancına da güvenen
mümine rastlamak pek kolay değil, inancında çok fazla ‘ek
yeri’ olanlar ‘şakalar’ oralardan ruhuna sızacak diye
korkuyor sanırım.” diye ekliyor.
Evet... “İnancında çok fazla ‘ek yeri’ olanlar her şeyden
korkar ve her sözden alınırlar; zira onların Allah tasavvuru
Luther’in tanrı tasavvurundan öteye geçememiştir...Onlar,
‘şakalar’ın ruhlarına ateş düşüreceğine inanırlar.
Ahmet Altan’ın hep böyle tip müslümanlarla karşılaşması
gerçekten kendisi için bir talihsizliktir! Zaman bulur
Erzurum fıkralarına yoğunlaşırsa bu girdaptan çıkabilir;
aksi halde işi zor, bizden söylemesi!
Bir tebessümün kilolarca pirzolaya denk düştüğünü söylemiş,
ünlü mizahcı Mark Twain...İranlılar da başka bir şey
söylemiş: “Türkler Ramazan ayını beslenme ayı ilan
ettiler!..”
İmtihan sorusundan kötü bir şey değil mi? Kızalım mı,
gülelim mi? Karar sizin. Eğer benim inancımda “ek yerleri”
yok iddaasında iseniz gülmeniz gerekir; ve tabi arkasından
da sözün doğruluğu üzerinde düşünmek şartıyla...Yok
çoğunluğa uyacaksanız , “Ulan Allah’ın mollaları, biz
müslümanlığı sizden mi öğreneceğiz?” der ve surat asmaya
devam edersiniz...
Bana sorarsanız İranlılar doğru söylüyor...Ramazan ayı
gelince pirzola, kebap tüketiminde ciddi artışlar
kaydediliyor ülkemizde...Hele şu ‘davet kültürü’ne olan
ilgimiz öylesine debreşiyor ki, ‘tabakta yemek bırakmayınız’
sözüyle birlikte hatırlanınca tatına doyulmuyor...
Türkiye’de öylede, Avrupa’da yaşayan biz Türkler arasınada
durum farklı mı? Ne gezer... Daha da katmerli.Bir kere
herkes hısım- akrabayı, dostu- dünürü iftara davet etmek
zorunda hissediyor kendini... Tabi onlara da, “Bize de
buyurun” demek düşüyor. Hâl böyle olunca otuz gün bu işe
kâfi gelmiyor ve işin sonunda, “gidemedklerimiz” ve
“çağıramadıklarımız” dan oluşan bir küskünler cephesi ortaya
çıkıyor. Allahtan bayram imdadımıza yetişerek durumu
hafifletiyor.
İşin daha da vahimi bayram sonrası ortaya çıkıyor... Ruhen,
zihnen ve bedenen daha da iyi olmamızı gerektirecek bir
zaman tünelinden yeni çıkmamıza rağmen durum
berbat...Cholesterin tavan yapmış, şeker almış başını
gidiyor, tansiyon yerinde değil...Bunların ve öncesi
yaşananların getirdiği can sıkıntısı ve moral bozukluğu da
duruma eklenince bu işte bir tuhaflık olduğunu sezmeye
başlıyoruz ama, yine de kalıpları kıracak gücü kendimizde
bulamıyoruz.
Peki neden?
Tebessüm etmesini bilmiyoruz. “Bilmiyoruz” sözüne takılıp,
sakın bunun bir eğitim sorunu olduğunu sanmayın; bu bir
özgüven sorunudur! İnsanın hayatta gözlemleyip, kontrol
edebileceği yegane varlık kendisidir. Ortaya koyduğumuz
eylemler işin ruhuna denk düşmüyorsa bizde can sıkıntısı
olarak ortaya çıkacaktır! İşte, canınızın sıkıldığını
hissediğiniz ilk an çok önemlidir ve bir dönüşüm ihtiyacının
muazzam habercisidir. Hani, semtomların fiziksel
rahatsızlıkların habercisi olduğu gibi, can sıkıntısı da
kişsel gelişimimiz önündeki engelleri haber verir...O sıra
yapılacak şey, bilinçli olarak tebessüm etmektir...Eğer bu
durumu bir-kaç dakika sürdürebilirsek nerede yanlışlar
yaptığımızı farkedecek ve kendimizle yüzleşmenin kapıları
da bize açılacaktır...
Ben sizlere bu yıl daha ramazanın başında pirzola yemek
yerine, tebessüm etmeye çalışmanızı öneriyorum; göreceksiniz
Mark Twain haklı çıkarken, sizler de bu işten kârlı
çıkacaksınız.Gördünüz; yukarıda yaptığımız kısacık durum
analizinden sonra İranlıların,”Türkler Ramazan ayını
beslenme ayı ilan ediyorlar” sözüne artık kızmıyor, sadece
tebessüm ediyorsunuz...Yanılmıyorum değil mi?
Ayrıca biz Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler, Ramazanda
iklim bakımından daha iyi bir durumdayız; Türkiye’de
yaşayanlar 35-40 derecelere varan sıcaklar da oruç tutarken
Avupa’nın havasının da ilişkileri gibi istikarsız olması
bizlere avantaja dönüşerek yansıyor...
Hani, Bektaşi yine böyle sıcak bir Ramazan gününde yolculuk
yaparken , ağaçların altında yemeğini yedikten sonra
matarasındaki buz gibi suyu kafasına diken hiristiyan
papazının yanına sokularak, “Arkadaş, sen sen olda dininin
kıymetini bil”demiş. Türkiye’de ve Arap ülkelerinde oruç
tutan müslümanları görünce inanın, “Şu Almanya’nın kıymetini
bilelim” diyesim geliyor içimden...Hatta dahası da var: “Ben
düzenli olarak her yaz mutlaka ülkeme giderim” diyen
arkadaşlardan bazılarının bu yaz pek seslerini duyamayınca,
birazcık da gülesim geliyor...
Söz Bektaşi’den açılmışken size bir fıkra daha anlatarak
belki de tebessüm programınıza katkıda bulunmuş olurum:
Köyün genç ve idealist Hocası, artık yaşlanmaya yüz tutmuş
Bektaşi’ye bakıp bakıp üzülürmüş. Bir gün bu üzüntüsünü
Bektaşi’ye açmış: “Erenler” demiş; bak yaşın hayli kemâle
ermiş, ama sende abdest-namaz yok! Ben senin için çok
üzülüyorum, gel namaza başla!..”
Bektaşi, dinlemiş ve “Tamam, inşallah” demiş, “Sen rahat ol
Hocaefendi...”
Fakat Hoca, “Erenler, camiye ne zaman teşrşif edeceksiniz?”
veya “Efendim, ben size bilmediklerinizi öğretirim, lütfen
çekimneyin” gibi hatırlatmalarla işi sürdürmüş...
Yine beyle bir hatırlatma esnasında Bektaşi Hoca’ya bir
teklifte bulunmuş:
“Hocaefendi” demiş, “ Ben son kes bir kafayı çekmek
istiyorum ve bu işide beraber yapmamızı istiyorum. Eğer
kabul edersen sana söz veriyorum, alemden sonra namaza
başlayacağım.
Almış Hocayı bir düşünce...Büyüğe koyuyor almıyor, küçüğe
koyuyor sığmıyor; ama bir karar da vermek zorunda...Ve en
sonunda vermiş kararını: “Ben bir defaya mahsus bir günah
işleyeceğim ama, bir insanın da belki ebedi kurtuluşına
vesile olacağım; Allah Gafur ve Rahim’dir “demiş. Kısacası,
İslamın genel kaidelerini devre dışı bırakan hoca “ferdi
içtihat”a sığınarak Bektaşi ile içki sofrasına oturmuş.
Devir Şer’i Hükümlerin icra edildiği bir devir ve Bektaşi
ile Hoca içki sofrasında...Tam muhabbetin tutuştuğu bir
zamanda kapının açılmasıyla zaptiyelerin içeri dalması bir
omuş!“ Gafiiller! Siz bunun yasak olduğunu bilmez misiniz?”
diye haykırmış, bir zaptiye...
.Olay esnasında gayet rahat ve kendinden emin görünen
Bektaşi:
“Durun, bir dakika! Ben Hiristiyanım; siz Şer’i hükümleri
bana uygulayamazsınız!” deyivermiş! Zaptiyelerin hem eli
ayağı hem de kafaları karışmış. Bu defa Hoca’ya dömüşler:
“Bire gafil! Sen utanmaz mısın bu ünvanınla alem yapmaya?”
diyerek yere yıkıp, falakaya bağlamaya başlamaşlar Hocayı...
Artık dayak seansı başlamak üzeredir. Bektaşi: “Efendim, bir
şey söylemek istiyorum demiş.
“Buyur, söyle!”demişler, kendisine.
“Efendim” demiş, Bektaşi: “Ben Müslüman olmak istiyorum.”
Kafaları iyice karma karış olan zaptiyeler
“Neden?” diye sormuşlar..
“Efendim” demiş Bektaşi, “BuYüce Din’in adaletini gördükten
sonra müslüman olmaya karar verdim; ancak sizden ufak bir
ricam var, eğer Hocaefendi’yi serbest bırakırsanız
bahtiyarlığım bir kez daha artacak ve ben de huzurlarınızda
Kelime-i Şahadet getireceğim..
Sonuçta zaptiyeler, bir gayri müslümi müslüman yapmanın
hatırına Hoca’yı da serbest bırakmışlar.
Bütün olup bitenleri şaşkınlık içinde izleyen hoca, yolda
giderlerken “Allahaşkına! Bütün bu olup bitenler nedir?”
diye sorunca,
“Ne var, bunda?”demiş, Bektaşi:
“Hiristiyan” oldum, kendi canımı kurtardım; müslüman oldum
senin canını kurtardım.”demiş...
Yazıya Ahmet Altan’dan bahsederek başlamıştık: “Osmanlı’da o
kendine de, inancına da güvenen güzelim dindarların Bektaşi
şakalarına güldüğü zamanlar çok gerilerde kaldı...”demişti.
Ben öyle olmadığını düşünüyorum...
Yukarıda anlatılan Bektaşi fıkrasından da Ahmet Altan’a bir
kablo bağlamak mümkün mü?
Bilemem.
Ahmet Altan’ın Hükümet’ten yana gözükerek cuntacıların
püskürtülmesinde büyük payı olduğunu biliyoruz. Oradaki
demokrat kimliğinden kuşkumaz yok! Ancak hükmete karşı
tavır alırken kimlerin yanında durduğunu henüz
kestiremediğimizden hikaye bir türlü tamamlanamıyor...
Hidayet Kayaalp
24.07.2012
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
TEBESSÜM
“AYIK
OLMAK LAZIM”
GİZLİ
HAFIZA
AŞAMALI
PUTPERESTLİK
EŞEK
PAZARINDA BORSA KRİZİ
AN(N)A
AŞKI
ZİHİN
KAŞINTISI
TANRILAR
KUDUZ MU OLUYOR ?
ÇAKMA
LİDERLİK
‘SÖZLERİNİZE
DİKKAT EDİN’
EVET...
EVET... EVET ARKADAŞLAR..!
“ÜSTÜNÜZÜ
GİYİNİN ÜŞÜRSÜNÜZ”
ATIB
KURULTAYI
LAMI
CİMİ YOK
OYNAMADAN
GÜLEBİLMEK
HÜSEYİNSİZLEŞEN
TOPLUM RAYDAN ÇIKAR
YİĞİTLER
YÜKSEKTE ÖLÜR...
YEN
İÇİNDEN KOKU GELİYOR
BEN
ASYA’LI BİR KÖYLÜYÜM
ADEM’İN
ŞERLİ ÇOCUKLARI
Aşk
yolunda bir soylu rehber: Yunus Emre
SÖZE
AYAR VERMEK
KÜRESEL
BÜYÜCÜLÜK
HÜSEYİN
ÜZMEZ’E AÇIK MEKTUP
İNİLTİ
BÖLÜNMÜŞ
SEVDA
Sehpaya
uygun boyacı mı aranıyor
Mumla
eriyen umutlar
Düşünmek
farzmıdır?
Demokrasinin
çişimi geliyor
Söğüt’ün
sevenleri
Kış
Raporu
Kasıntı
Kütürü
Asrın
Belasına
Çözüm...
Eşeklerin
Gizemli Dünyası
İletişim
Kavşağının İşaret Levhaları:İlgi
Kalıpları
Ertuğrul
Gazi Ve Dursun Fakıh Ve...
Kendimizle
İletişim
Övgülerle
sövgüler arasında
Değişimin
Zihinsel Aşamaları
İletişim
kanalları ve farklı davranışlar
NLP
ve Biz
Kabaklı
köyün ahalisi ve NLP
"Değişim
mi, Gelişim mi?"
SAYFA
BASI
|