|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Modernizmle Gelen Devrimler (3):
Tezatlar yumağı bir hayat ve çelişkilerle dolu bir kafa...
Eylem ve söylemimizdeki çelişki bizi tezatlıklarla dolu bir
hayata mahkûm etti. Bu çelişkilerle dolu hayat tarzımızı
dinlisinde olduğu kadar dinsizinde de görmek; bir Türkiye
“normal”idir.
Çelişkiler yumağına dönüşen hayatımız, kendi değerlerine
karşı çok değişken ve kendisinden olanlarla çok döğüşken bir
millet olarak tezahür etti. İlkelerimizi unuttuk,
ülkülerimizi kaybettik...
Önce bizatihi aydınımızın başlattığı bu kafa karışıklığı
daha sonra halka sirayet edince; tezatların
sarmaşıklaştırdığı manzarayı anca tarif etmeği maharet
zannedenler, dolaşıklığı düzeltme basireti gösteremediler:
“Kırkta birini vermek yerine, servetini dış bankalarda
saklamak mı?
İsrafın haram olduğunu söyleyen din emrine rağmen
otomobilin, saatin, giyimin en pahalısına meraklı olmak mı?
Bunlar mı muhafazakârlık? Kimse kimseyi kandırmasın.
Yukarıda saydığım işleri yapanlar muhafazakâr falan değil.
Ne, güzel ahlâk aşılayan peygamberin yolundan gidiyorlar, ne
de İstanbul’u güzelleştiren hakanların. Bunlar ne köylü, ne
kentli.
Dünya malına düşkün, acayip derecede hırslı, ikbale doymayan
yeni bir zümre.
Ve ne yazık ki Türkiye’yi sömürmek isteyen yabancı
şirketlerin elinde oyuncak olmuş
durumdalar.
(Zülfü
Livaneli – 17.8.08, Vatan)“
Bazıları kabullenmekte zorlansa da, bir kesimin din gibi
algıladığı, diğer bir kesimde de neredeyse dinî ögeler kadar
kabul gören madernizmden bahseden bir diğer aydınımz:
„Hayatın her alanında dinin yerine geçebilecek bir anlam
dünyasından bahsediyoruz modernlik dediğimiz zaman. Yani din
eğer vicdansa, kalpse, -sadece bu kadar değil ama- akıl ile
kalbin iç içe geçmiş bir bütünlüğü ise modernlik de
rasyonaliteyi ön plana çıkarmaya çalışan, daha çok akla
dayanmaya çalışan bir dünyadır. Dolayısıyla bu açıdan
baktığımızda modernlik Türkiye'de ve dünyanın her yerinde
dinî inançları ve düşünceleri marjinalize edip yok etmek, ya
da belli bir dar alana hapsetmek istiyor. Kamusal alandan
dışlayıp özel alana sıkıştırmak istiyor. Evinizin içinde
Hıristiyan da olabilirsiniz veya başka bir dinî kültürü de
yaşamaya devam edebilirsiniz ama modernliğin üretmiş olduğu
kamusal alanda bambaşka bir hayat tarzını yaşamanız
gerekiyor; modernite bize bunu öğretmeye çalışıyor.
(Doc.
Dr. Ferhat Kentel, Röportaj: Şerif Eskin-sonpeygamber.info)“
Sarmaşıklaşan manzara karşısında
beyni zonklayan bir başka aydınımız:
„Maddi durumunuza göre tatil de
yaparsınız, düğün de… Ama benim beynimi zonklatan şey;
zenginliklerimizin bu kadar “kısa sürede” nasıl oluştuğudur.
Kısa sürede oluşması da bir kaderdir derseniz, bu sefer de
şunu sorabilirim müsadenizle; bu kadar sakil, bu kadar
sonradan görme şekilde, göze soka soka, paçadan
akıtırcasına, para budalası halinde sergilemek zorunda mıyız
kendimizi? “Allah yürü ya kulum demiş, sana ne” demesin
kimse lütfen… Şu yürüyen kullar, bir gün de sormazlar mı
vicdanlarına Maun Suresi, Bakara Suresi ne diyor diye?
Yetimi ve güçsüzü itip kakan, yetimin ve güçsüzün halini
düzeltmek konusunda çaba sarfetmeyen kimselerin “dini
yalanlayıcı”lardan olduğunu hiç okumadık mı? Ya “diri diri
toprağa gömülen kız çocuğunun” hakkını soracağına yemin eden
Allah’ı hiç işitmedik mi?“ dedikten sonra önemli bir noktaya
parmak basıyor: „ Veya ‚komşusu açken tok yatan bizden
değildir’ diyen Rasûl’ü de (s.a.v) mi hiç işitmedik? Dikkat
ediniz; namaz kılmak, oruç tutmak değil… Komşusu açken tok
yatmamanın anlamı, kelime-i şehadet kadar büyüktür ki;
“bizden” mi “değil mi” mihenginin kalbi atar o cümlede… Sizi
bilmem ama ben bu yazıyı yazıp, bu ibareleri hatırlarken
bile korkudan tir tir titriyorum…(Sibel
Eraslan; 09.08. 2008, Vakit)“
Modernitenin vatanı Batı’dan
medeniyet ithalatı yapılırken, “İslâm ümmetinden, Garp
medeniyetindeniz” düsturunun, slogandan öte bir kıymeti
kalmayınca, ‘Yeniden bir Millet Yaratmak’ serüveninin ürünü
bizi, başka bir aydınımız da; “Zira Batı, bizim sadece
evlerimizi, hayatımızı, sosyal dünyamızı değil,
bedenlerimizi ve zihinlerimizi de şekillendirmiş haldedir.
(Abdurrahman Arslan, Ortadoğu başlıklı makale)”
diyerek tarif etmiştir.
Yine bir diğer aydınımız, İslâm âleminin dünyadaki konumu
izah ederken; „Arz’ın bir lordları var bir de kulları ve
İslâm dünyası ikinci grupta yer alıyor“ demiş ve dünya
siyasetinde etkin bir rol alamayan müslümanlar için; „Ve
tabiatiyle, dünya da İslâm’ı Müslümanlara bakarak
değerlendirdiğine göre, bu da demek oluyor ki Müslümanlar ve
dolayısıyla da Müslüman’lar, İslâm’ı temsîl edemiyorlar ve
hattâ - hâşâ - terzîl (rezil) ediyorlar ve kezâlik
(böylece) yine aynı Müslüman(lık)lar, İslâm’ın sırtında ağır
bir yük, dayanılmaz bir kambur oluşturuyorlar.
(Durmuş
Hocaoğlu, Yeni Çağ, 13.9.08)“
tesbitinde bulunmuş.
Modernleşmek uğruna bir kesimimizin ‘sil baştan’
şekillenmesi, bir kesimimizin de, Şark-Garp sentezleme
gayretinin ürünü ‘melez dindarlık’, bizi bizden uzaklaştıran
ve arzın ‘lord’larına ‘kul’laştıran hâl-i perişanımızdan
başka bir şey değildir....
Doyum noktasından sonraki hâl..
Doyum noktasına ulaşmış kimyevî bileşime bir damla daha
ilave yapılırsa, elde edilen netice bir anda bütün
özelliklerini kaybederek bambaşka bir oluşuma gidebilir.
Ağzına kadar dolmuş bardağa bir damla daha ilave
ettiğinizde, bardaktaki su taşmaya başlar. Peki insanlar
doyum noktasına gelmelerine rağmen yemeğe veya içmeğe devam
ederlerse ne olur? Bardağın taşdığı gibi mide de fazlasını
kabullenmeyerek dışarıya atar; yani kusar... Yenilip içilen
gıdanın bir önceki hâlini, bir de mideden kusamık olarak
geri gelen hâlini düşününüz... Doyum noktasına gelmeden önce
herşey ne kadar güzel, lezzetli ve zevklendirici ise,
doyumdan sonra talep edilen herşey de her türünden o denli
iğrenç, çirkin ve her türlü güzellikten ve zevkten uzaktır.
Sanayileşmiş, ileri teknolojiye sahip toplumlar, doyum
noktasını çoktan yakalamış toplumlardır. Doyum noktasını
yakalamış onların, bu safhadan sonraki tüketimleri,
açgözlülükten ve ihtiyaç fazlası olduğundan bünye bunu
hazmedemez ve kusamık gibi dışarı atılır. Bazıları için
benzetmemiz aşırı kaçabilir ama (beni bağışlayınız) biz ve
bizim gbi Batılılaşmayı tüketimde gören toplumlar, onların
doyum noktasından sonraki süreçte ‘ihtiyaç fazlası’na yani
kusamığına iştahlanıyoruz. Bizim de midemizi bulandıran, bu
köpek iştahlılıktır.
Doyum noktasına ulaşmış toplumlarda ‘sevgi’ denilen şey,
ihtirasın esiri olmuş, menfaat lağımına düşmüştür. Doyum
noktasından sonraki ‘aşk’ın adı pornografidir. Doyum
noktasından sonraki tüketim, israftır. Aslında bu safhadan
sonraki her türlü tüketim, bizde olduğu gibi, onlarda da bir
zamanlar günahdı ve haramdı. Dünün gerçekten haram ve
günahlarına modernizm kılıfı geçiren toplumların izindeki
bizim akibetimiz de onlarınkine benzemesinden korkarım.
Tüketim alışkanlığı
Burada tılsımlı sözcük, ‘tüketim’dir. Postmodern
(Modernizm sürecinden sonraki ileri merhale) toplumların,
herşeyin tüketiminde ölçüğü kaçırarak israf bataklığına
saplanmaları, bizim literatürümüzdeki ‘haram’la izah
edilebilir. Bütün öldürücü ‘yan tesirleri’ne rağmen hâlâ
hâkimiyetini ve rakipsizliğini muhafaza eden Batı Medeniyeti
ile İslâm Medeniyeti arasındaki en önemli ayrışma
noktalarından birisi; tüketim anlayışıdır. Birisinde,
“Tüket, tüketebildiğin kadar!” geçerlilik kazanırken,
diğerinde; “Sadece ihtiyacın kadar!” ölçüsü geçerlidir
çünkü, bundan ötesi (İslâm’a göre) haramdır.
Tüketim alışkanlıklarındaki değişim, zamanla medeniyet
değişimiyle kendini ifade eder. Bu değişimin bir başka adı;
tercihdir. Bu tercih biraz da tüketim alışkanlıkları değişen
sizin iradeniz dışında gerçekleşir. Medeniyetler istasyonuna
doğru yaklaşan treniniz makas değişerek ‘Batı Peronu’na
girmiştir artık...
Bütün bunlar başımıza gelmeyebilirdi; sadece ekmeği öpüp
başımıza koysadık... Bizi medeniyet değişikliğine, hatta
tercihine sürükleyen o hata; nimeti ezip geçmek oldu.
İki kutsalımızı çiğnetmedik: Kuran ve Ekmek! İki kutsalımızı
öpüp başımıza koyduk: Kuran ve Ekmek! İki kutsalımız üzerine
yemin ettik: Kuran ve Ekmek! Kuran eksenli bu medeniyetin en
belirgin özelliği, nimeti yani ekmeği çiğnememek ve
çiğnetmemekti. Bir Kuran’ın ulvililiğinden bir de ekmeğin
nimetliliğinden dolayı çarpmasından korkan biz çarpıldık!
İlkesizleşen bir toplum, ülküsüzleşen bir millet,
istikbalini tayin etme, yönlendirme iradesinden mahrumdur. O
halde; modernizmin Batı toplumlarında meydana getirdiği
tahribattan fazla yara almadan kurtulmak için, medeniyet
kodlarımız olan ilkelerimize yeniden dönmek gerekir.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|