A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de




Derdimiz de var dermanımız da...

Beşerî, iktisadî ve hukukî hayatı paylaştığımız yerli toplumla aynı ülkenin (resmî, gayriresmî) vatandaşlığını da paylaşıyoruz. Paylaşdığımız ve her iki tarafın da paylaşmak mecburiyetinde olduğu müşeterek dertlerimiz var. Müşterek dertlerimizin dermanı, bazen biz müslüman göçmenlerde veya Türklerde, bazen de bu ülkenin yerlilerindedir. Mutlaka ortak reçetelerimiz de var. İdrak ettiğimiz Ramazan ayı münasebetiyle, elimizde hazır bulunan “reçete”lerden birisini, ‘niye kendimize saklıyor, bunu uygulama safhasına geçirmiyoruz’un üzerinde durmaya çalşacağız.

İlk göçün üzerinden neredeyse yarım asır geçti ama hâlâ yerli-çoğulcu toplumun, göçmenler içinde özellikle müslüman azınlığa karşı önyargısı eksilmeden devam ediyor. Zamanla kronikleşen bu önyargıların bir kısmının vebali de, 1970’li yılların sonundan itibaren burada ya Türkiye’yi yönetmek, ya da Türkiye’den yönetilmek gibi bir gayeyle kurulan irili ufaklı Türk derneklerine aittir. Özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda Türk kuruluşlarının ileri gelenleri, yaşadıkları ülkenin hassasiyetlerini dikkate almadan, tamamiyle kendi taraftarını tatmine yönelik icraatlarında çok büyük hatalar yaparak yerli toplumda bize karşı önyargının pekişmesine neredeyse böylece davetiye çıkardılar. Bir tarafta Almanya gibi bir ülkede her an başka mecralara çekilebilecek sözlü ve fiilî hatalar  bize karşı önyargıları tetiklerken, diğer taraftan da, zaten gündeminde buradaki toplumu kurtarmaktan ziyade, bunların sırtından Türkiye’yi kurtarmak gibi bir hedefi olan öncülerimizin, bu menfî gelişmeler karşısında tedbir almak yerine, adeta kulak tıkamaları, bugün itibariyle önümüzdeki meselelerimizin kronikleşmesine zemin hazırladı.

Aslında idrak etmeğe başladığımız Ramazanda artık dinlemekten ve okumaktan bizar olduğunuz konuları tekrar tekrar gündeme taşımak niyetiyle bu girişi yapmadık. Başkalarının değil, kendi hata ve eksiklerimizden yola çıkarak, en azından içinde bulunduğumuz Ramazan ayının bize sunduğu imkânları “nasıl projelendirebiliriz”i dikkatinize sunmak istiyorum.

Müslüman  bir toplumun içinde namaz kılmayan birisi çevrenin dikkatini çekmez. Namaz kılmayan kişi de, bunu toplumdan gizli tutmak için özel bir gayret sarfetmez. Bir de bu durumu oruç tutan ve tutmayan için düşünün... Şu veya bu sebepten dolayı Ramazan ayında oruç tutmayan insan, mümkün olduğu kadar bu durumu toplumdan saklamaya çalışırken, oruçlu olmama hali de çevrenin dikkatini çeker. Özellikle başka dinlere mensup insanlarla içiçe yaşayan bizleri ilgilendiren bir husus: Müslümanlar hac ibadetin yerine getirdikten sonra, gayrimüslimleri evine davet etmiyor veya onlar da, hacı olduğunuz dolayı ‘gelin bunu bir yemekte birlikte kutlayalım’ anlamına gelecek  size özel bir davetiye çıkarmıyor. Fakat Ramazanlık süresince karşılıklı iftar yemekleriyle oluşan dostluk ortamları, bu durumun sadece Ramazana özel bir hususiyet olduğunu belgelemiş oluyor. İşte oruç tutmanın diğer ibadetlerden böylesi farklı tarafları var. Alman kamuoyu müslümanların Ramazan orucuna duyduğu ilgi kadar diğer ibadetlere ilgi duymuyor. O halde bu ilgiyi iyi değerlendirmek şarttır.

İddia sahibi olmak iyi, arkasında durmamak kötü!

Bizim yerli toplum tarafından dışlandığımız, ötekileştirildiğimizin temelinde, Hıristiyalığın dışında, farklı bir dine (İslâm) mensup oluşumuz yatmaktadır. Önyargılı tavırlara karşı kendimizi savunurken; zengin bir Türk-İslâm kültürüne sahip oluşumuza vurgu yaparak, geçmişte olduğu gibi bugün de mensubu olduğumuz medeniyetin insanlığa verebileceği çok şeyleri olduğunu iddia ediyoruz.

Şimdiye kadar bu iddiamızı bir türlü açamadık, anlatamadık ve hayata geçiremedik! Zengin bir kültüre sahip olanlar neredeyse kültür fukarası oldular. Bu “zenginlik”ten ne kendimiz yeterince istifade edebiliyor, ne de başkalarına bu zenginlikten bir gıdım veriyoruz. Biz bu kadar kıskanç ve cimri miyiz?..

Hâkimkültür dayatmasına karşılık, Almanya’nın çok  kültürlü bir göçmen ülkesi gerçeğine atıfta bulunarak, bu durumun herkes için bir “zenginlik” olduğunu iddia ediyoruz. Peki bu çokkültürlülüğü anlatmada kullanılan “zenginlik”de biz işin neresindeyiz; bu zenginlikten ne kadar istifade ettik, yararlandık ve bu “zenginliğe” ne kadar katkımız, faydamız oldu?

Şayet, on dört asırlık bir medeniyetin temsilcileri sıfatı ve iddiasıyla; neredeyse asimile olmuş “döner”iniz ve iftar sofralarında başka dinlere mensup dostlarınıza göğsünüzü kabartarak ikram edeceğiniz “baklava”nızla bu bu işi kotaracağınıza kendinizi inandırmışsanız; sizinle konuşacak hiçbir şey yok! Çünkü sizin ne kendi toplumunuza ne de yerli-çoğulcu topluma verecek hiçbirşeyiniz yoktur...

Kullanılmayan reçete

Bir yeriniz ağrıyor; doktora gittiniz, muayene ettikten sonra ağrınızı dindirecek ilacın reçetesini yazdı ve; bunu eczaneden alıp kullanın, dedi. Siz de, reçeteyi cebinize sokup, doktorunuzun muayenehanesinden ayrıldıktan sonra eczaneye gitmediğiniz için ilacı da alamadınız. Derdine verilen dermanı kullanmayanın derdi de dert olarak devam eder. Siz de gerçi doktora gittiniz, reçeteniz de yazıldı ama ilacınızı alıp kullanmadığınız için ağrılarınız dinmedi. Ama siz hergün ‘vay başım, vay karnım’ deyip duruyorsunuz.

Uzatmaya gerek yok, bizim durumumuz da bundan pek farklı değil. Sizin yüksek ve zengin medeniyet değerlerine sahip oluşunuz ama bu değerleri hayata geçiremeyişiniz; cebinde reçetesi olduğu halde ağrılarla kıvranan hastaya benziyor. Gün, ezilip-büzülme, kıvranma hatta eğilme-büzülme günü değil; dik durma günüdür! O gün; Ramazan günleri ve o yer; iftar sofralarıdır. Davet ettiklerinize ve davet edenlerinize cebinizdeki reçeteyi çıkarın: O reçete sizin projenizdir! O proje; din ve milliyet farkı gözetmeden derdi olan her insan ve toplum içindir. O projeyi uygulamaya geçirmek; reçetedeki ilacı eczaneden almak ve kullanmak demektir.

Dün onlar, bugün biz

Bazı dertler farklı dinlerden oluşan toplumların ortak dertleridir ama onun dermanı herkesde olmayabilir. Aile müessesi önce Almanlarda küçüldü küçüldü ve çökmeğe, dağılmaya yüz tuttu. Biz, onlara acıdık ve ‘sağlam aile yuvamız’la övündük; biz öyle olmayız, dedik. Nesiller yaşlandıkça yaşlandı; yaşlılara evlatlar bakmadı, evlerde sahipsiz ve yalnız kaldılar; bizde ‘huzur evleri’dir, burda ‘yaşlılar yurdu’dur onun adı; yerden mantar biter gibi yaşlılar için bakım evleri, yurtlar çoğaldı. Biz, hiçbir dünya malıyla ödenmesi mümkün olmayan ana-baba hakkını iyi bilen biz; onlara acıdık, üzüldük ve müslüman bizlerde asla böyle şeyler olmaz, dedik kendi kendimize ve üstelik bir de gurur payı çıkardık bu dramatik manzaradan. Eskiden tren istasyonlarında, altgeçitlerde, köşebaşlarında uyuşturucu bağımlısı Alman gençleri görürdük; ‘vah zavallılar vah’ derdik, ‘bunların ailesi ana-babası yok mu ki’ derken, içimizden de, ‘iyi ki bizim çocuklarımız böyle değil, zaten müslüman sağlam aile yapısı olan bizden asla böyle gençler çıkmaz’ı telefuz ederken, kendimize gayri ihtiyari bir övünme, böbürlenme payı çıkarırdık.  Alman evliler arasındaki boşanmaların oranı giderek arttıkça; vah vah, bunlarda da hiç karı-koca fedakârlığı  yok, küçük bir tartışmada hemen mahkemenin yolunu tutuyorlar, diyor ve bizim kültürümüzdeki, “bir yastıkta kocayan eşleri” kendimize hem örnek ve hem de gurur kaynağı olarak  görürdük.

Şimdi altalta bizim açımızdan yerli toplumun yukarıdaki dertlerini sıralayalım:

-Yıkılan aile ocağı
-Yalnızlığa terkedilen yaşlılar
-Uyuşturucu, alkol bağımlısı gençlik
-Boşanan çiftlerin giderek artması

Ve şimdi de onları gören gözlerimizi kendimize çevirelim:
Çok da gerilere gitmeğe gerek yok; 1980’li yılların Almanyası’ndaki Türklerin genel durumunu hafızamızı zorlayarak görmeğe çalışalım: Aile yuvamız, yaşlılarımız, gençlerimiz ve evli eşlerin durumları. Şimdi o yıllardan bugüne kadar zikrettiğimiz konulardaki değişimi görmeğe gayret edelim. Özel bir gayrete de gerek yok; herkes kendi aile ve eş-dost çevresindeki ve biraz da sokaktaki Türklerin durumunu gözden geçirse, geldiğimiz noktanın biz Müslüman-Türkler için dehşet verici bir safhada, sanki fay hattı üzerinde olduğunu, bundan sonrasının da giderek tehlikeli bir sürece girdiğini görecektir.

İftar masasına projenizi de yatırın

Biz, komşuya gülmedik ama tedbir almadığımız, gördüklerimiziden ders çıkarmadığımız için şimdi aynısı bizim de başımıza geldi ve yerli toplumla dert ortağıyız. Yalnız bizim onlardan bir avantajlı tarafımız var: Bizim, uygulamaya konulduğu takdirde dermana dönüşecek reçetemiz var! On dört asır önce yazılmış bu reçete; farklı kavimlerde, coğrafyalarda ve zamanlarda uygulamaya konulmuş, ‘kullanma talimatı’na dikkat edildiği takdirde, dün olduğu gibi bugün de, dertlerimize deva ihtiva etmektedir. Anadolu’daki bin yıllık içtimai (sosyal) hayatımıza bakıldığında, sağlam temeller üzerine oturmuş köklü bir aile ocağımızıve sadece Allah’ın rızasını kazanmak ümidiyle yaşlısından gencine, yetiminden, kimsesizine kadar uzanan elleri göreceksiniz.

İlerlemiş sanayi toplumunun olduğu kadar bu toplumla hayatı paylaşan bizlerin de, her coğrafya, zaman ve kültürde uygulama özelliğine sahip insanî değerlerimizi, çokkültürlü toplumda hayata geçirme zamanıdır. Bunun için en müsait zeminlerden birisi, iftar sofralarıdır. Müşterek dertlerimize bir reçete, bir çözüm teklifi, bir iddialı adım da bizden olsun artık! Cemiyetlerimizin bünyesinde oluşturulabilecek “Proje Üretme, Geliştirme” birimleri, kendi kültürümüzden alacakları referanslar sayesinde ortama ve şartlara uygun projeler geliştirerek ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliğine gidebilirler.

Zengin bir kültürün mirasçıları olarak bu zenginliğimizi laftan icraata dökmek ve aynı zamanda çokkültürlü toplumun kültürel zenginliğinde en büyük payın bizden olmasını göstermek için harekete geçme zamanıdır. Bu teklif, toplumun dertlerini paylaşmak ve çareler üretmek adına, iddialı olabilecğimiz konuları, sivil kitle kuruluşlarımızın temsilcileri ve Türk medyası mutlaka Almanya’nın gündemine taşımalıdırlar. Tekrar ediyorum: İftar sofraları bu başlangıç için en müsait ortamlardan biridir.

Hayırlı Ramazanlar....
 
 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Derdimiz de var dermanımız da...
“Allahsız Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye sadece Türklerin değil”
Bizim Vatanseverliğimiz
Tedavülden Kalkan İdeolojiler
Türklerarası Kültürel Çatışma
Ülkemin Deve Kuşları
Batı’yı Okuyup Doğu’yu Anlamak
Emin Marketin Yahyası
Çarpıtılan, Kirletilen Değerler
Ahlâk Kirlenmesi
Göç Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Türk Olmasın da....
İslâm’ı Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler ve Halk
Hüseyinleşmek (3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak

Hüseyinleşmek (2):
Hayatın İki Tezatı

Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi Dinamitlemek
Treni Yine Kaçırdık
Görmemişin Oğlu
Aşk Medeniyeti
Türk Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl Bir Türkiye?
Bölünen Benim, Memleket Değil!
Yeni Bir Dönem Başlarken
Savunma Hattındaki Türkler
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Derdimiz de var dermanımız da...
Yakup Yurt
SIK SIK SEÇİM, BELÇİKA’DA ZORLAŞTI GEÇİM…
İbrahim Selamet
İHH İnsani Yardım Vakfı
Muhsin Ceylan
Zirveden görünenler
 ve bir istifa
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç