|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Derdimiz de var dermanımız da...
Beşerî, iktisadî ve hukukî hayatı paylaştığımız
yerli toplumla aynı ülkenin (resmî, gayriresmî)
vatandaşlığını da paylaşıyoruz. Paylaşdığımız ve her iki
tarafın da paylaşmak mecburiyetinde olduğu müşeterek
dertlerimiz var. Müşterek dertlerimizin dermanı, bazen biz
müslüman göçmenlerde veya Türklerde, bazen de bu ülkenin
yerlilerindedir. Mutlaka ortak reçetelerimiz de var. İdrak
ettiğimiz Ramazan ayı münasebetiyle, elimizde hazır bulunan
“reçete”lerden birisini, ‘niye kendimize saklıyor, bunu
uygulama safhasına geçirmiyoruz’un üzerinde durmaya
çalşacağız.
İlk göçün üzerinden neredeyse yarım asır geçti ama hâlâ
yerli-çoğulcu toplumun, göçmenler içinde özellikle müslüman
azınlığa karşı önyargısı eksilmeden devam ediyor. Zamanla
kronikleşen bu önyargıların bir kısmının vebali de, 1970’li
yılların sonundan itibaren burada ya Türkiye’yi yönetmek, ya
da Türkiye’den yönetilmek gibi bir gayeyle kurulan irili
ufaklı Türk derneklerine aittir. Özellikle 1980’li ve
1990’lı yıllarda Türk kuruluşlarının ileri gelenleri,
yaşadıkları ülkenin hassasiyetlerini dikkate almadan,
tamamiyle kendi taraftarını tatmine yönelik icraatlarında
çok büyük hatalar yaparak yerli toplumda bize karşı
önyargının pekişmesine neredeyse böylece davetiye
çıkardılar. Bir tarafta Almanya gibi bir ülkede her an başka
mecralara çekilebilecek sözlü ve fiilî hatalar bize karşı
önyargıları tetiklerken, diğer taraftan da, zaten gündeminde
buradaki toplumu kurtarmaktan ziyade, bunların sırtından
Türkiye’yi kurtarmak gibi bir hedefi olan öncülerimizin, bu
menfî gelişmeler karşısında tedbir almak yerine, adeta kulak
tıkamaları, bugün itibariyle önümüzdeki meselelerimizin
kronikleşmesine zemin hazırladı.
Aslında idrak etmeğe başladığımız Ramazanda artık
dinlemekten ve okumaktan bizar olduğunuz konuları tekrar
tekrar gündeme taşımak niyetiyle bu girişi yapmadık.
Başkalarının değil, kendi hata ve eksiklerimizden yola
çıkarak, en azından içinde bulunduğumuz Ramazan ayının bize
sunduğu imkânları “nasıl projelendirebiliriz”i dikkatinize
sunmak istiyorum.
Müslüman bir toplumun içinde namaz kılmayan birisi çevrenin
dikkatini çekmez. Namaz kılmayan kişi de, bunu toplumdan
gizli tutmak için özel bir gayret sarfetmez. Bir de bu
durumu oruç tutan ve tutmayan için düşünün... Şu veya bu
sebepten dolayı Ramazan ayında oruç tutmayan insan, mümkün
olduğu kadar bu durumu toplumdan saklamaya çalışırken,
oruçlu olmama hali de çevrenin dikkatini çeker. Özellikle
başka dinlere mensup insanlarla içiçe yaşayan bizleri
ilgilendiren bir husus: Müslümanlar hac ibadetin yerine
getirdikten sonra, gayrimüslimleri evine davet etmiyor veya
onlar da, hacı olduğunuz dolayı ‘gelin bunu bir yemekte
birlikte kutlayalım’ anlamına gelecek size özel bir
davetiye çıkarmıyor. Fakat Ramazanlık süresince karşılıklı
iftar yemekleriyle oluşan dostluk ortamları, bu durumun
sadece Ramazana özel bir hususiyet olduğunu belgelemiş
oluyor. İşte oruç tutmanın diğer ibadetlerden böylesi farklı
tarafları var. Alman kamuoyu müslümanların Ramazan orucuna
duyduğu ilgi kadar diğer ibadetlere ilgi duymuyor. O halde
bu ilgiyi iyi değerlendirmek şarttır.
İddia sahibi olmak iyi, arkasında durmamak kötü!
Bizim yerli toplum tarafından dışlandığımız,
ötekileştirildiğimizin temelinde, Hıristiyalığın dışında,
farklı bir dine (İslâm) mensup oluşumuz yatmaktadır.
Önyargılı tavırlara karşı kendimizi savunurken; zengin bir
Türk-İslâm kültürüne sahip oluşumuza vurgu yaparak, geçmişte
olduğu gibi bugün de mensubu olduğumuz medeniyetin insanlığa
verebileceği çok şeyleri olduğunu iddia ediyoruz.
Şimdiye kadar bu iddiamızı bir türlü açamadık, anlatamadık
ve hayata geçiremedik! Zengin bir kültüre sahip olanlar
neredeyse kültür fukarası oldular. Bu “zenginlik”ten ne
kendimiz yeterince istifade edebiliyor, ne de başkalarına bu
zenginlikten bir gıdım veriyoruz. Biz bu kadar kıskanç ve
cimri miyiz?..
Hâkimkültür dayatmasına karşılık, Almanya’nın çok kültürlü
bir göçmen ülkesi gerçeğine atıfta bulunarak, bu durumun
herkes için bir “zenginlik” olduğunu iddia ediyoruz. Peki bu
çokkültürlülüğü anlatmada kullanılan “zenginlik”de biz işin
neresindeyiz; bu zenginlikten ne kadar istifade ettik,
yararlandık ve bu “zenginliğe” ne kadar katkımız, faydamız
oldu?
Şayet, on dört asırlık bir medeniyetin temsilcileri sıfatı
ve iddiasıyla; neredeyse asimile olmuş “döner”iniz ve iftar
sofralarında başka dinlere mensup dostlarınıza göğsünüzü
kabartarak ikram edeceğiniz “baklava”nızla bu bu işi
kotaracağınıza kendinizi inandırmışsanız; sizinle konuşacak
hiçbir şey yok! Çünkü sizin ne kendi toplumunuza ne de
yerli-çoğulcu topluma verecek hiçbirşeyiniz yoktur...
Kullanılmayan reçete
Bir yeriniz ağrıyor; doktora gittiniz, muayene ettikten
sonra ağrınızı dindirecek ilacın reçetesini yazdı ve; bunu
eczaneden alıp kullanın, dedi. Siz de, reçeteyi cebinize
sokup, doktorunuzun muayenehanesinden ayrıldıktan sonra
eczaneye gitmediğiniz için ilacı da alamadınız. Derdine
verilen dermanı kullanmayanın derdi de dert olarak devam
eder. Siz de gerçi doktora gittiniz, reçeteniz de yazıldı
ama ilacınızı alıp kullanmadığınız için ağrılarınız dinmedi.
Ama siz hergün ‘vay başım, vay karnım’ deyip duruyorsunuz.
Uzatmaya gerek yok, bizim durumumuz da bundan pek farklı
değil. Sizin yüksek ve zengin medeniyet değerlerine sahip
oluşunuz ama bu değerleri hayata geçiremeyişiniz; cebinde
reçetesi olduğu halde ağrılarla kıvranan hastaya benziyor.
Gün, ezilip-büzülme, kıvranma hatta eğilme-büzülme günü
değil; dik durma günüdür! O gün; Ramazan günleri ve o yer;
iftar sofralarıdır. Davet ettiklerinize ve davet
edenlerinize cebinizdeki reçeteyi çıkarın: O reçete sizin
projenizdir! O proje; din ve milliyet farkı gözetmeden derdi
olan her insan ve toplum içindir. O projeyi uygulamaya
geçirmek; reçetedeki ilacı eczaneden almak ve kullanmak
demektir.
Dün onlar, bugün biz
Bazı dertler farklı dinlerden oluşan toplumların ortak
dertleridir ama onun dermanı herkesde olmayabilir. Aile
müessesi önce Almanlarda küçüldü küçüldü ve çökmeğe,
dağılmaya yüz tuttu. Biz, onlara acıdık ve ‘sağlam aile
yuvamız’la övündük; biz öyle olmayız, dedik. Nesiller
yaşlandıkça yaşlandı; yaşlılara evlatlar bakmadı, evlerde
sahipsiz ve yalnız kaldılar; bizde ‘huzur evleri’dir, burda
‘yaşlılar yurdu’dur onun adı; yerden mantar biter gibi
yaşlılar için bakım evleri, yurtlar çoğaldı. Biz, hiçbir
dünya malıyla ödenmesi mümkün olmayan ana-baba hakkını iyi
bilen biz; onlara acıdık, üzüldük ve müslüman bizlerde asla
böyle şeyler olmaz, dedik kendi kendimize ve üstelik bir de
gurur payı çıkardık bu dramatik manzaradan. Eskiden tren
istasyonlarında, altgeçitlerde, köşebaşlarında uyuşturucu
bağımlısı Alman gençleri görürdük; ‘vah zavallılar vah’
derdik, ‘bunların ailesi ana-babası yok mu ki’ derken,
içimizden de, ‘iyi ki bizim çocuklarımız böyle değil, zaten
müslüman sağlam aile yapısı olan bizden asla böyle gençler
çıkmaz’ı telefuz ederken, kendimize gayri ihtiyari bir
övünme, böbürlenme payı çıkarırdık. Alman evliler
arasındaki boşanmaların oranı giderek arttıkça; vah vah,
bunlarda da hiç karı-koca fedakârlığı yok, küçük bir
tartışmada hemen mahkemenin yolunu tutuyorlar, diyor ve
bizim kültürümüzdeki, “bir yastıkta kocayan eşleri”
kendimize hem örnek ve hem de gurur kaynağı olarak
görürdük.
Şimdi altalta bizim açımızdan yerli toplumun yukarıdaki
dertlerini sıralayalım:
-Yıkılan aile ocağı
-Yalnızlığa terkedilen yaşlılar
-Uyuşturucu, alkol bağımlısı gençlik
-Boşanan çiftlerin giderek artması
Ve şimdi de onları gören gözlerimizi kendimize çevirelim:
Çok da gerilere gitmeğe gerek yok; 1980’li yılların
Almanyası’ndaki Türklerin genel durumunu hafızamızı
zorlayarak görmeğe çalışalım: Aile yuvamız, yaşlılarımız,
gençlerimiz ve evli eşlerin durumları. Şimdi o yıllardan
bugüne kadar zikrettiğimiz konulardaki değişimi görmeğe
gayret edelim. Özel bir gayrete de gerek yok; herkes kendi
aile ve eş-dost çevresindeki ve biraz da sokaktaki Türklerin
durumunu gözden geçirse, geldiğimiz noktanın biz
Müslüman-Türkler için dehşet verici bir safhada, sanki fay
hattı üzerinde olduğunu, bundan sonrasının da giderek
tehlikeli bir sürece girdiğini görecektir.
İftar masasına projenizi de yatırın
Biz, komşuya gülmedik ama tedbir almadığımız,
gördüklerimiziden ders çıkarmadığımız için şimdi aynısı
bizim de başımıza geldi ve yerli toplumla dert ortağıyız.
Yalnız bizim onlardan bir avantajlı tarafımız var: Bizim,
uygulamaya konulduğu takdirde dermana dönüşecek reçetemiz
var! On dört asır önce yazılmış bu reçete; farklı
kavimlerde, coğrafyalarda ve zamanlarda uygulamaya konulmuş,
‘kullanma talimatı’na dikkat edildiği takdirde, dün olduğu
gibi bugün de, dertlerimize deva ihtiva etmektedir.
Anadolu’daki bin yıllık içtimai (sosyal) hayatımıza
bakıldığında, sağlam temeller üzerine oturmuş köklü bir aile
ocağımızıve sadece Allah’ın rızasını kazanmak ümidiyle
yaşlısından gencine, yetiminden, kimsesizine kadar uzanan
elleri göreceksiniz.
İlerlemiş sanayi toplumunun olduğu kadar bu toplumla hayatı
paylaşan bizlerin de, her coğrafya, zaman ve kültürde
uygulama özelliğine sahip insanî değerlerimizi, çokkültürlü
toplumda hayata geçirme zamanıdır. Bunun için en müsait
zeminlerden birisi, iftar sofralarıdır. Müşterek
dertlerimize bir reçete, bir çözüm teklifi, bir iddialı adım
da bizden olsun artık! Cemiyetlerimizin bünyesinde
oluşturulabilecek “Proje Üretme, Geliştirme” birimleri,
kendi kültürümüzden alacakları referanslar sayesinde ortama
ve şartlara uygun projeler geliştirerek ilgili kurum ve
kuruluşlarla işbirliğine gidebilirler.
Zengin bir kültürün mirasçıları olarak bu zenginliğimizi
laftan icraata dökmek ve aynı zamanda çokkültürlü toplumun
kültürel zenginliğinde en büyük payın bizden olmasını
göstermek için harekete geçme zamanıdır. Bu teklif, toplumun
dertlerini paylaşmak ve çareler üretmek adına, iddialı
olabilecğimiz konuları, sivil kitle kuruluşlarımızın
temsilcileri ve Türk medyası mutlaka Almanya’nın gündemine
taşımalıdırlar. Tekrar ediyorum: İftar sofraları bu
başlangıç için en müsait ortamlardan biridir.
Hayırlı Ramazanlar....
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
Bizim
Vatanseverliğimiz
Tedavülden
Kalkan İdeolojiler
Türklerarası
Kültürel Çatışma
Ülkemin
Deve Kuşları
Batı’yı
Okuyup Doğu’yu Anlamak
Emin
Marketin Yahyası
Çarpıtılan,
Kirletilen Değerler
Ahlâk
Kirlenmesi
Göç
Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Türk
Olmasın da....
İslâm’ı
Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler
ve Halk
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|