|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 20.00
"türkshow'da"
Türk Olmasın da....
Hattızatında Batılılaşmak kavramını dilinden
düşürmeyenlerle ona karşı olanların eskiden pozisyonları
herkes tarafından biliniyor ve görülüyordu. Şimdi ise öteden
beri Batılılaşma’dan yana olanların tutumlarındaki kayganlık
ve kaypaklık kadar diğerlerinin de Batı karşıtı
duruşlarındaki kaypaklığı ve ayak bastıkları zeminin
kayganlığını görüyoruz. Gerek milliyetçi-muhafazakâr kesimde
gerekse liberal-laikçi kesimdeki fikir bulanıklığının birçok
sebebi olmakla birlikte, düşünce sahamızdaki
standartlarımızı kendi şartlarımıza göre oluşturamamışız.
Teknolojik ürün ithal eder gibi “medeniyet” ithal etmeye
kalkışmışız. Makinada ruh yoktur ama “medeniyet” dediğiniz
şeyde tarih, din, edebiyat ve töre gibi müşterek değerler
manzumesinin oluşumuna can veren aydınların ruhu vardır.
Avrupa’nın ortak değerleriyle yoğrulmuş hayat tarzını
biçimlendiren aydın, bizim kültür coğrafyamıza ait
olmadığından dolayı, onun çerçevesini belirlediği medeniyet
eserinde, bizden bir parça da olsa, eser yoktu.
Güzeli Çirkinleştirmek
Ruhu olmayan Batı teknolojisiyle bir problemimizin
olması da mümkün değildi ama medeniyet anlayışıyla kavgamız
bir türlü bitmedi. Daha doğrusu tepeden inme bir metotla
Cumhuriyet’in seçkinlerinin bütün dayatmalarına rağmen, halk
bu yeni hayat tarzıyla tam barışık olamadı. Bu yazıyı kaleme
aldığım saatlerde TRT’nin “Hayat ve Din (8.4.08)” adlı
proğramındaki konuk bayan dikkatimi çekiyor: Konuşan, bir
akademisyen; Doç. Dr. Hülya Küçük. Kafasına geçirdiği
peruğun eğreti duruşu, daha doğrusu sırıtışı,
güzelliklerimizi kendi ellerimizle nasıl
çirkinleştirdiğimizin canlı görüntüsüydü. Batılı kadının
başında örtü yoktu; o halde bizimkinde de olmamalıydı. Hiç
şüpheniz olmasın; bunun tersi bir durum olsaydı şayet,
mutlaka başörtüsü da “çağdaş” bir kıyafet olacaktı
bizimkilere göre. İçine düştüğümüz bu ruh hali, böylesi
trajikomik çelişkliler bile Türk milletiyle yetkili ve
etkili eliti arasındaki mesafenin hangi boyutlarda olduğunu
göstermektedir. Değerler ölçülerimizdeki farklılıklarımız,
halkla hükümran azınlığın arasındaki farkı ortaya koyuyor.
Bizde ve onlarda din
Bunların başında da, dine biçilen değer gelmektedir.
Batılı aydının Hıristiyanlığa sosyal ve kültürel hayat
içinde biçtiği değer, yüklediği görev kadar bizimki de
İslâmiyet’e kendi toplumumuzun sosyal ve kültürel hayatında
bir yer ve görev tahsis etti. Daha doğrusu öyle zanetti ama
en az onlarınki kadar da olsaydı, bugün ülkemizdeki
laik-antilaik çatışması bu şidette olmayacaktı. Aydınımızın
buradaki en büyük yanılgısı, bazen de gafleti; müslüman
toplumundaki İslâmiyet’le Batı toplumundaki Hıristiyanlığın
din olarak algılanış biçimini aynı kategoride
değerlendirmesi oldu. Batı dünyasının en tanınmış yaşayan
şarkiyatçılarından Bernard Lewis, İslam’ın,
Hıristiyanlık’tan farklı olarak sosyal hayatttaki
belirleyici rolünü şöyle yorumluyor: “İslam’ın etkililiği
basitçe bir imana, inanca veya ibadete indirgenemez.
Hıristiyanlıktan farklı olarak İslam, Müslümanların tüm
hayatına damgasını vurur. Başka bir deyişle, din,
Müslümanların tüm hayatını sarıp sarmalar; din onların
kültürüne özdeştir. (Prof. Dr. Meyda Yeğenoğlu, Doğu Batı,
sayı:31)”. Bizimkisi bu kadarını bile kavrayamadı, anlamak
da istemedi çünkü o yüzünü bir kere Garp’a sırtını da Şark’a
dönmüştü.
Dün olduğu gibi bugün dahi dinin müslüman toplumların günlük
hayatında oynadığı rolü Batılı aydınlar kadar kavrayamayan
aydınlarımız var. Ve bunlar sıradan aydınlardan ziyade
etkili ve yetkili yerlerde olan veya oralarda sözü dinlenen
aydınlar olduklarının da altını çizmek gerek. Buna ilaveten
bu durumun hafıza zayıflığından kaynaklandığı kanaatini de
taşıyoruz: Kendi tarihini yabancı kaynaklardan öğrenen, son
yüzıllarda Osmanlı devletinde sefaret görevini yapanların
veya seyahat amacıyla gelen Avrupalıların hatıralarından
aldığımız dipnotlarından o döneme bir nebze ışık tutacak
ipuçlarını yakalamaya çalışıyoruz. Çok konuşup az yazan
özelliğimizden dolayı “hafızası zayıf” millet olmuşuz.
Konuştuklarınız ve yaptıklarınız kayıt altına alınmazsa
belli bir zaman sonra beşer olma özelliğinizden dolayı
unutursunuz. Unutkanlık zamanla cehaleti ve bilgisizliği
doğurur. İş bu noktaya geldiğinde, “Kişi bilmediğine
düşmandır (Hz. Ali)” kuralı geçerlilik kazanır.
Türke biçilen değer(sizlik)
Yazmamaktan kaynaklanan unutkanlık, unutkanlıktan
kaynaklanan bilgisizlik ve nihayetinde bilgisizlikten
kaynaklanan düşmanlık... Zaman içinde Türk elitinin din ile
olan münasebeti bu zincirleme “kaza” neticesinde bugünkü
noktaya geldi. Bir de buna yabancı bir ruhla can bulan
medeniyetin milli bünyeye zoraki adaptasyonu sözkonusu
olunca, fikrî bulanıklığımızın ve Türklerarası
diyalogsuzluğumuzun sebebi daha iyi anlaşılabilir. Bu nokta;
gerek devlet içinde gerekse kamuoyunda etkili olabilen diğer
sektörlerdeki elitimizin din ve dindarla olan münasebeti,
iki düşman millet münasebetleri derecesindedir. Totaliter
rejimlere mahsus olan “resmî ideoloji” kavramı maalesef
21.yüzyılda bile bir Türkiye gerçeğidir. Dine olduğu kadar
halka da mesafeli duran bu “tuzu kuru” egemen zümrenin
idolojisinin adı Kemalizm’dir. “Kemalizm, onu ideoloji
olarak benimseyenlerin gücünden dolayı egemendir. (Prof.Dr.
Murat Belge, Doğu Batı, sayı:31)”. Bu elit azınlığın
egemenliğinin geçmişi bazılarına kadar Türk tarihinin
derinliklerinden devamedegelen bir süreçtir. Hatta, “Türk
toplumunu Türk olmayan bir tabakanın bin yıl yönetmesi,
sosyolojik açıdan tartışmaya açılmalıdır (Prof.Dr. Orhan
Türkdoğan, Türk Toplumunda Aydın Sınıfın Anatomisi,
sayfa:79).” diyenler bile vardır.
“Fikriyatta ‘Türk’ terimi tüm Anadolu ve Rumeli’de yaşayan
müslüman halkları kapsamaktaydı. Irk esasına dayanan
‘Türkçülük’ bile ‘Osmanlı Türklüğünü’ inkâr etmemiştir,
edememiştir. Böylece ayrı ırklara mensup Müslüman Slavlar
veya Kafkas Gürcüleri,Çerkez vs. ‘Türk’ sayılarak Türkiye’ye
göç etmişlerdir.(Prof.Dr. Kemal Karpat, Doğu Batı, sayı:
31)”. Ülkemizin bugünkü şartlarında Türk milliyetçiliğinin
siyasî ve fikrî akım temsilcileri ve mensuplarında, dün
olduğu gibi bugün de ırka dayalı Batı tipi bir
milliyetçiliğin olmaması, mensubu olduğumuz kültür
havzasının İslam’da tarifini bulan insan anlayışı
sayesindedir. Şu tarihî hakikate bakınca Türk’ün içerde ve
dışarda bugünkü konumu, imajını anlamak biraz daha
kolaylaşıyor: “...imparatorluğun temel unsuru diye bilinen
Türklerin 18.-19. yüzyıllara kadar devlet idaresine ötekiler
kadar sınırlı ölçüde katıldığı, Türk adının kaba köylü
anlamında kullanıldığı biliniyor. Türklük objektif olarak
(en soi) hâkim, ama bilinçli olarak (pour soi) art planda
idi. Osmanlı yazarlar, Türk unsurunun idareye
karıştırılmaması gerektiğini ısrarla belirttiler. Türk adı
seçkin Osmanlı grupları kadar bazen İstanbul halkı arasında
bile hakaret olarak kullanılırdı.(İlber Ortaylı,
İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 79)”. Buna rağman Türk
isyan etmemişse, ya uysallığından ya da insanlığındandır,
diyesim geliyor ama diğer taraftan, bir milletin kendini
inkârı gibi acı bir gerçeğimizle bugün dahi yüzyüzeyiz. Asıl
çıkmazımız da, bu karşı karşıya olduğumuz durumla
yüzleşemeyişimizdir.
Kendi kıymetini bilmeyenlerin kıymeti bilinmez! Cumhuriyetin
Atatürk’lü döneminde gerçi Türklük önplana çıkarılmaya
çalışıldı ama diğer taraftan, Prof. Kemal Karpat’ın
tesbitiyle, “Türklük adına Osmanlı’yı inkâr etmek Cumhuriyet
döneminde olmuştur.” ki, bu da, bir yanlışı diğer bir
yanlışla düzeltmeye çalışmak gibi birşeydir. Bazen millî,
bazen de dinî kimliğimiz asıl mecrasından saptırılarak, geri
plana atılarak veya yerine başka değerler oturtulmaya
çalışılarak halk ile merkezî otoriteyi yönlendiren, kontrol
altında tutan seçkin zümre arasındaki soğukluk, karşılıklı
itimatsızlık şiddetinden hibirşey kaybetmedi ama ülkeye çok
şeyler kaybettirdi. Çağdaş kalkınmış ülkelerle aramızdaki
mesafeyi kapatmak, bunca yaşanan acı tecrübelerden sonra
halka rağmen mümkün olamayacağını anlamamakta direnenlerin
ya başka emelleri var ya da akıllarından zoru.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Türk
Olmasın da....
İslâm’ı
Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler
ve Halk
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|