|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 21.30
"türkshow'da"
Hüseyinleşmek (3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyin sevgisi
Müslümanın en belirgin
özelliklerinden birisi, Peygamber sevgisidir. Herkesin
bildiği gibi, Kelime-i Şahadet getirilirken, kainatın yegane
yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın adının zikredilmesinden
sonra O’nun Son Elçisi Hz. Muhammed zikredilir. Hatta
Peygamber Muhammed’in adı her anıldıkça ona selavat
getirilir. Bu, her müslümanın gönlünde hürmet ve muhabbetle
karışık bir Peygamber sevgisidir ki, onun tarifi gerçekten
zordur. Hatta bu sevginin derecesi; Yunus Emre’de başka,
Süleyman Çelebi’de ise bir başka türlü dile getirildiği
gibi, insandan insana farklıdır.
Konuyla ilgili kaynakların hepsi Hz.Peygamber’in Ehlibeyt’i
olarak Hz. Ali, Hz. Fatima, Hasan ve Hüseyin’i naklederler.
Yine aynı kaynaklarda Hz. Peygamber’in ümmetine bıraktığı
emanetlerden birinin kendi Ehli Beyt’i olduğunu ve kendisine
duyulan sevginin onlara da duyulmasını, özellikle Hz.
Hüseyin’in kendisinden bir parça olduğunu, Hüseyin’e
düşmanlığın kendisine düşmanlık derecesinde değerlendirdiği
yönündeki hadisleri yine aynı kaynaklarda görmek mümkün.
Bunlardan apayrı olarak, Hz. Hüseyin’in Yezid’le olan
mücadelesinde mazlum tarafı temsil etmesi gerçeği ise,
mezhebinden bağımsız olarak, az veya çok inanan, hatta hiç
(İslâmî) inancı olmayanlar da bile onunla bir insanî
dayanışmaya ve ona karşı bir sevgi seline zemin hazırlıyor.
Hz. Hüseyin sevgisi eski tabirle, ne yazık ki ifratla tefrit
arasında gidip gelmektedir: Bazıları adının Hüseyin
olmasıyla yetinirken, bazıları da kanlar içinde kalıncaya
dek başına gözüne vurmakla sevgisini (!) ifade etmiş oluyor.
Hz. Hüseyin’e duyulan sevginin derecesi, onun Allah
katındaki değerini olduğundan ne aşağı, ne de yukarı
çıkarır. Gaye, zaten cennetle müjdelenmiş ve Şehitler Şahı
İmam Hüseyin’i kurtarmak değil, kendimizi onun vasıtasıyla
kurtarabilmek olmalıdır. Hüseyin sevgisi sadakat ve liyakat
ister. O da, anılmak ve anlaşılmakla mümkündür. Anmak için
Hüseyinî aşk gerekir, liyakat için de, Hüseyinî duruş.
Hüseyinî duruş: İtaat sadece Allah’a ve O’nun yolunda
olanlaradır
Kerbela’ya rağmen Allah’a kulluğu, saltanatı elinde
tutanlara kulluk olarak da algılayan, buna kılıf uyduran din
anlayışı maalesef zamanımıza kadar süregelmiştir. “Baş başa,
baş da Allah’a bağlıdır” sloganını neredeyse Pegamber
buyruğu olarak bize dikte ettiren zihniyetin yüzünden
başımız hiç belalardan kurtulmadı. Başımızdaki ‘Baş’ın ne
derece Allah’a bağlı olduğunu sorgulamak, zaten Allah’tan
ziyade ‘Baş’a kul olmada karar kılmış bizlere mi kalmıştı...
Başımızdakinin hikmetinden sorgu sual olamazdı; o ne
yaparsa, ne söylerse mutlaka bir bildiği vardı (!). Biz
kullara sadece itaat etmek düşerdi (!).
İtaat/biat edilmesi gereken ‘baş’ın/ halifenin, Allah’a ne
kadar itaatkâr (bağlı) olduğunu sorgulayabilmek, Hüseynî
duruştur. Hüseyin, şirk dininin temsilcisinin ezici gücü
karşısında, “takdir-i İlahi” deyip baş eğmedi, biat etmedi;
o, ‘Tevhid postuna bürünen şirk dini’ne karşı Tevhid dininin
temsilcisi olarak şanlı bir başkaldırıyı “takdir-i İlahi”
olarak tercih etti.
Hz. Peygamber döneminde toplumun beşerî, siyasî ve itikadî
yapısını ilgilendiren her türlü konuda, bazen bugün dahi
temas etmekten çekindiğimiz ailevî, özel meseleler
rahatlıkla dile getirilmiş, tartışılmış ve neticede
bilinmeyenler öğrenilmiş, karanlıklar aydınlatılmışdı.
Böylece Cahiliye Dönemi’ne ait tabular yıkılmış, insana
gerçek değerini vermeyen örf ve adetler bizzat Resullullah
tarafından geçersiz sayılmıştır. Ama gel gör ki, Hz.
Peygamber’in vefatından hemen sonra, ilk kuşak müslümanlar
arasında başgösteren ihtilaflar zamanla büyüyerek biz
21.yüzyıl müslümanlarına kadar gelip çatacaktı. İslam’ın ilk
dört halifesinden (Hz. Ebubekir’in dışında) üçünün
katledilmiş olması, zamanın Müslüman Arap toplumu arasında
Muhammedî bir din anlayışının ne kadar zor olduğunu gözler
önüne sermeğe yeterlidir. Hz. Osman döneminde çok tehlikeli
boyutlara tırmanan anlaşmazlıklar, halifenin
katledilmesinden sonra da son bulmadı ve Hz. Ali’nin
halifeliği döneminde Cahiliye Devri’ne mahsus Arap
kabileciliği, bölünmelerin zeminini oluşturdu.
Hz. Muhammed (s.a.v)’in Veda Hutbesi’nde ayaklar altına
aldığı karanlık dönemin kan davası, kavmiyetçilik gibi adet
ve töreleri yeniden hortlamış ve Sünnetullah yolunda
hizmetten ziyade, saltanat uğruna din istismarı başlamıştı.
Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çatışmayı değerlendirirken,
“ikisi de sahabedendi” diyerek safdil ve kendince tarafsız
bir müslüman profili çizenler, aslında profilsiz bir
müslüman tiplemesini piyasaya sürmüş oluyorlar. Hz.
Peygamber ve Kuran doğrultusunda giden yolumuz, ‘ikisi de
haklıydı’ görüşünün ısrarcıları yüzünden aniden
çatallaşıveriyor; birisi, Hz.Ali’nin, diğeri ise,
Muaviye’nin gittiği yol... Bu anlayışa göre müslüman,
onlardan hangisinin izinden gitse doğru yolda olmuş
oluyor(!). İfrattan tefrite kadar âlenen Aliciler var ama,
ya Muaviyeciler?... Kimse tercih noktasında Muaviye’den yana
(âlenen) tavır almıyor fakat Emevi din anlayışının özünü
oluşturan; ırkçı, istismarcı, saltanatcı (seküler) din
anlayışının başka bir adı da şirk dinidir.”Böylece şirk
dini, din adına şunu yapmak ister: Halk olup bitenin,
toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun İlahî irade gereği
olduğuna inanmalıdır. Bu yazgıdır, takdirdir!(Dine Karşı
Din, Dr. Ali Şeriati)”.
Yolumuzu çatallaştıran, Hüseyinî direncimizi kıran, bizi
uysallaştırıp statükocu kılan, kafamızı karıştıran, içimize
ikilik salan anlayış; “O haklıydı, o da haksız değildi”
anlaşılmaz ‘anlayış’tır! Bu profilsiz duruş yüzünden din
adına yapılan haksızlıklara, suistimallere, kendisi
dışındaki diğer müslümanları cehennemlikle suçlamalara hatta
katletmelere müslümanların ‘baş’ları tarafından icazet
verilmiş, avam tarafından da gözyumulmuştur. Bu zihniyetin
temelleri de, Muaviye döneminde başlamış ve özellikle Emevi
ve Abbasiler döneminde minberlerden Ehl-i Beyt’e hakaretler
yağdırılmış, mensupları ya Hz. Hasan gibi evinde
zehirleterek veya Hz. Hüseyin gibi savaş meydanında kılıç
çekilerek şehit edilmişlerdir.
Başka bir ifadeyle, Hz. Ali hakkıyla anlaşılmadan onunla
irtibatlandırılan, özdeşleştirilen gelişmeleri objektif bir
yaklaşımla anlamak mümkün değildir. Bu noktadan hareketle,
Kerbela’da kanın kılıca galebe çalan Hz. Hüseyin
mücadelesini de hakkıyla anlamak mümkün olamaz.
Hâlâ Kerbela, Aşura veya Hz. Hüseyin adı geçince o sahayı
“mayınlı tarla”olarak gören ve o yüzden olacak ki, aman
oraya girmeyelim, konuyu deşmeyelim, suçluyu Allah’a havale
edelim diyenler, Yezid’in kulaklarımızı tırmalamaya devam
eden şu sözlerine kulak versinler: Hz. Hüseyin’in şehit
edilmesinden sonra mübarek kesik başını Şam’daki sarayında
Yezid’in önüne tepsi içinde koyduklarında; “Keşki Bedr’de
bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hali görselerdi ve
sonra da bana, sevinerek, elin var olsun diye seslenselerdi.
Toplumun ulularını öldürdük, Bedir savaşının öcünü
aldık.....(Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik,
Abdülbakîy Gölpınarlı)”.
Evlad-ı Resul’a intikam hırsıyla hareket edenlere karşı
Hüseyin; “Halkın en cesuru, nefsinin isteklerine galip
gelenidir.” diyen babanın (Hz. Ali) oğluydu ve kendisi de;
“İnsanların en yiğidi, gücü olduğu halde intikam almaktan
vazgeçenidir.” diyebilecek kadar Kuranî çizgide nefsine
hâkim, inanç abidesi, şahsiyetli bir duruşun sahibiydi. O,
Yezid gibi zalim birisinin halifeliğine boyun eğmektense,
“Ben ölümü saadet, zalimlerle yaşamayı ise alçaklık
biliyorum.” diyerek on dört asırdan beri mazluma rehber olan
tavrını ortaya koyuyordu.
İmam Hüseyin, Yezid’in halifeliğine biat ederek Kerbela
Faciası’nı önleyebilirdi ama dinde yapılacak tahribatlar
neticesinde meydana gelecek faciaları kim önleyecekti?..
Muhammed İkbal’ın dediği gibi, o; “Lailahe illallah binası
yücelsin diye Allah’ın yolunda kana boğuldu.”. Hüseyin’in
duruşu, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseler, yine
inandığım davadan vazgeçmem” diyen dedesi Allah’ın Son
Elçisi’nin duruşu gibiydi.
Hüseyinî duruş; Allah’a bağlı olmayan “baş”a bir başkaldırı
harekâtıdır.
Hüseyinleşmek: “Emri bil maruf, nehyi anil münker”
İşine geldiği tarafından ve işine geldiği şekliyle
Allah’ın Elçisi’ni, Kuran-ı Kerim’i algılayan, anlayan,
yorumlayan ve yaşayanlar, Hüseyinleşemezler!..
Hüseyinleşmek; sadakatte, muhabbette, ibadette ve şecaatte
yekparelik (bütünlülük) ister. Münevver seviyesinde Kuran
idraki ve Peygamber muhabbeti, Hüseyinleşmeye giden yoldur.
Bu çağın müslümanı ve hele aydını mutlaka Kerbela’yı
hakkıyla idrak etmeli ve oradan ders çıkarmalıdır: Gerçek
kutsallar tahrif ve tahrip edilirken, cehalet dönemine ait,
İslam’ın reddettiği örf, adet ve zihniyetin yeniden
kutsallaştırıldığı yerin adıdır Kerbela ve Hüseyin de, bu
yıkımı önlemek için kanı pahasına mücadele eden mübarek
kahramanın adıdır.
Hüseyinleşmek; şirk dinine karşı verilen mücadeledir.
Çağımızda Hüseyinler çoğalırsa, müşrikler azalır, şirk
ortadan kalkar.
Bu yazımıza bölümler halinde devam ederken, dostlardan
birisi şakayla karışık, “artık Kerbela’dan çıkın” demişti.
Özellikle bizim bulunduğumuz coğrafyaya dönüp baktığınızda,
mutlaka her ülkede en azından bir “Kerbela” göreceksiniz ve
her Allah’ın günü “Aşura”yı aratmayacak derecede çağdaş
zorbalar barbarlıklarına devam ediyorlar. O topraklarda
dün, mızrakların başına Kuran ayetleri geçirerek
salatanatları uğruna müslüman dökenler, İslam’ın güzide
alimlerini, Allah dostlarını, Peygamber torunlarını
Kuran’dan ayetler okuyarak katledenler, gün geldi (Saddam
gibileri) akıttıkları mazlum kanı ve mazlumların gözyaşını,
ellerindeki ‘kanlarıyla yazdırdıkları Kuran’la kamufle
etmeye çalıştılar. Kerbela’dan ibret alınsaydı, İmam
Hüseyin sadece ‘ötekiler’e bırakılmasaydı, bilen âlimimiz
bildiği üzre âmel etse ve doğrularını mevki-makam hırsına
için feda etmeseydi, aydınımız böylesi mühim konulara el
atsa, ilgi gösterseydi, 21.yüzyılda yeni Kerbelalar olmaz ve
biz de millet ve ümmet olarak Kerbela’dan çıkmış olurduk.
Keşke herkes bu olaydan nasibini alsaydı da, sadece
Kerbela’ya takılıp kalan ben olsaydım.
İnsanlığın başındaki en büyük belalardan birisi olan
kavmiyetçilik, ırkçılık ancak Hüseyinleşmeyle bertaraf
edilebilir. Hüseyinler çoğalırsa, mazlum milletler
üzerindeki baskılar, sömürüler, adaletsizlikler azalır.
Şüphesiz ki insanlık tarihinde doğru yolun yolcuları büyük
şahsiyetler vardır ama, “Hüseyin ise, tarihdeki tüm zulüm
şehitlerinin tanığı, Adem’den kendi zamanına dek ve bütün
dönemlerde özgürlük, eşitlik ve adalet önderlerinin varisi,
şehadet elçisi ve devrim kanının tezahürüdür. (Dr. Ali
Şeriati)”.
Sünnisi, Şiası ve Alevisiyle çağın müslümanı Hüseyinleşmek
mecburiyetindedir. Hüseyin, ayrılığın değil birliğin
simgesidir. Hüseyin bizden, biz ise Hüseyindeniz! Biz
Hüseyinleşmeliyiz!
Hüseyinleşmek; Kerbela’yı sahiplenmek, Hüseyin’in “İyiliği
emredip kötülükden sakındırmak” davasını davalaştırmaktır; o
da, Hak’tan ve halktan yana olmaktır.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|