A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de



Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 21.30

"türkshow'da"




Hüseyinleşmek (3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak


Hüseyin sevgisi
Müslümanın en belirgin özelliklerinden birisi, Peygamber sevgisidir. Herkesin bildiği gibi, Kelime-i Şahadet getirilirken, kainatın yegane yaratıcısı ve sahibi olan  Allah’ın adının zikredilmesinden sonra O’nun Son Elçisi Hz. Muhammed zikredilir. Hatta Peygamber Muhammed’in adı her anıldıkça ona selavat  getirilir. Bu, her müslümanın gönlünde hürmet ve muhabbetle karışık bir Peygamber sevgisidir ki, onun tarifi gerçekten zordur. Hatta bu sevginin derecesi; Yunus Emre’de başka, Süleyman Çelebi’de ise bir başka türlü dile getirildiği gibi, insandan insana farklıdır.

Konuyla ilgili kaynakların hepsi Hz.Peygamber’in Ehlibeyt’i olarak Hz. Ali, Hz. Fatima, Hasan ve Hüseyin’i naklederler. Yine aynı kaynaklarda Hz. Peygamber’in ümmetine bıraktığı emanetlerden birinin kendi Ehli Beyt’i olduğunu ve kendisine duyulan sevginin onlara da duyulmasını, özellikle Hz. Hüseyin’in kendisinden bir parça olduğunu, Hüseyin’e düşmanlığın kendisine düşmanlık derecesinde değerlendirdiği yönündeki hadisleri yine aynı kaynaklarda görmek mümkün. Bunlardan apayrı olarak, Hz. Hüseyin’in Yezid’le olan mücadelesinde mazlum tarafı temsil etmesi gerçeği ise, mezhebinden bağımsız olarak, az veya çok inanan, hatta hiç (İslâmî) inancı olmayanlar da bile onunla bir insanî dayanışmaya ve ona karşı bir sevgi seline zemin hazırlıyor.

Hz. Hüseyin sevgisi eski tabirle, ne yazık ki ifratla tefrit arasında gidip gelmektedir: Bazıları adının Hüseyin olmasıyla yetinirken, bazıları da kanlar içinde kalıncaya dek başına gözüne vurmakla sevgisini (!) ifade etmiş oluyor. Hz. Hüseyin’e duyulan sevginin derecesi, onun Allah katındaki değerini olduğundan ne aşağı, ne de yukarı çıkarır. Gaye, zaten cennetle müjdelenmiş ve Şehitler Şahı İmam Hüseyin’i kurtarmak değil, kendimizi onun vasıtasıyla kurtarabilmek olmalıdır. Hüseyin sevgisi sadakat ve liyakat ister. O da, anılmak ve anlaşılmakla mümkündür. Anmak için Hüseyinî aşk gerekir, liyakat için de, Hüseyinî duruş.

Hüseyinî duruş: İtaat sadece Allah’a ve O’nun yolunda olanlaradır
Kerbela’ya rağmen Allah’a kulluğu, saltanatı elinde tutanlara kulluk olarak da algılayan, buna kılıf uyduran din anlayışı maalesef zamanımıza kadar süregelmiştir. “Baş başa, baş da Allah’a bağlıdır” sloganını neredeyse Pegamber buyruğu olarak bize dikte ettiren zihniyetin yüzünden başımız hiç belalardan kurtulmadı. Başımızdaki ‘Baş’ın ne derece Allah’a bağlı olduğunu sorgulamak, zaten Allah’tan ziyade ‘Baş’a kul olmada karar kılmış bizlere mi kalmıştı... Başımızdakinin hikmetinden sorgu sual olamazdı; o ne yaparsa, ne söylerse mutlaka bir bildiği vardı (!). Biz kullara sadece itaat etmek düşerdi (!).  

İtaat/biat edilmesi gereken ‘baş’ın/ halifenin, Allah’a ne kadar itaatkâr (bağlı) olduğunu sorgulayabilmek, Hüseynî duruştur. Hüseyin, şirk dininin temsilcisinin ezici gücü karşısında, “takdir-i İlahi” deyip baş eğmedi, biat etmedi; o, ‘Tevhid postuna bürünen şirk dini’ne karşı Tevhid dininin temsilcisi olarak şanlı bir başkaldırıyı “takdir-i İlahi” olarak tercih etti.

Hz. Peygamber döneminde toplumun beşerî, siyasî ve itikadî yapısını ilgilendiren her türlü konuda, bazen bugün dahi temas etmekten çekindiğimiz ailevî, özel meseleler rahatlıkla dile getirilmiş, tartışılmış ve neticede bilinmeyenler öğrenilmiş, karanlıklar aydınlatılmışdı. Böylece Cahiliye Dönemi’ne ait tabular yıkılmış, insana gerçek değerini vermeyen örf ve adetler bizzat Resullullah tarafından geçersiz sayılmıştır. Ama gel gör ki, Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra, ilk kuşak müslümanlar arasında  başgösteren ihtilaflar zamanla büyüyerek biz 21.yüzyıl müslümanlarına kadar gelip çatacaktı. İslam’ın ilk dört halifesinden (Hz. Ebubekir’in dışında) üçünün katledilmiş olması, zamanın Müslüman Arap toplumu arasında Muhammedî bir din anlayışının ne kadar zor olduğunu gözler önüne sermeğe yeterlidir. Hz. Osman döneminde çok tehlikeli boyutlara tırmanan anlaşmazlıklar, halifenin katledilmesinden sonra da son bulmadı ve Hz. Ali’nin halifeliği döneminde Cahiliye Devri’ne mahsus Arap kabileciliği, bölünmelerin zeminini oluşturdu.

Hz. Muhammed (s.a.v)’in Veda Hutbesi’nde ayaklar altına aldığı karanlık dönemin kan davası, kavmiyetçilik gibi adet ve töreleri yeniden hortlamış ve Sünnetullah yolunda hizmetten ziyade, saltanat uğruna din istismarı başlamıştı. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çatışmayı değerlendirirken, “ikisi de sahabedendi” diyerek safdil ve kendince tarafsız bir müslüman profili çizenler, aslında profilsiz bir müslüman tiplemesini piyasaya sürmüş oluyorlar. Hz. Peygamber ve Kuran doğrultusunda giden yolumuz, ‘ikisi de haklıydı’ görüşünün ısrarcıları yüzünden aniden çatallaşıveriyor; birisi, Hz.Ali’nin, diğeri ise, Muaviye’nin gittiği yol... Bu anlayışa göre müslüman, onlardan hangisinin izinden gitse doğru yolda olmuş oluyor(!). İfrattan tefrite kadar âlenen Aliciler var ama, ya Muaviyeciler?... Kimse tercih noktasında Muaviye’den yana (âlenen) tavır almıyor fakat Emevi din anlayışının özünü oluşturan; ırkçı, istismarcı, saltanatcı (seküler) din anlayışının başka bir adı da şirk dinidir.”Böylece şirk dini, din adına şunu yapmak ister: Halk olup bitenin, toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun İlahî irade gereği olduğuna inanmalıdır. Bu yazgıdır, takdirdir!(Dine Karşı Din, Dr. Ali Şeriati)”.

Yolumuzu çatallaştıran, Hüseyinî direncimizi kıran, bizi uysallaştırıp statükocu kılan, kafamızı karıştıran, içimize ikilik salan anlayış; “O haklıydı, o da haksız değildi” anlaşılmaz ‘anlayış’tır! Bu profilsiz duruş yüzünden din adına yapılan haksızlıklara, suistimallere, kendisi dışındaki diğer müslümanları cehennemlikle suçlamalara hatta katletmelere müslümanların ‘baş’ları tarafından icazet verilmiş, avam tarafından da gözyumulmuştur. Bu zihniyetin temelleri de, Muaviye döneminde başlamış ve özellikle Emevi ve Abbasiler döneminde minberlerden Ehl-i Beyt’e hakaretler yağdırılmış, mensupları ya Hz. Hasan gibi evinde zehirleterek veya Hz. Hüseyin gibi savaş meydanında kılıç çekilerek şehit edilmişlerdir.

Başka bir ifadeyle, Hz. Ali hakkıyla anlaşılmadan onunla irtibatlandırılan, özdeşleştirilen gelişmeleri objektif bir yaklaşımla anlamak mümkün değildir. Bu noktadan hareketle, Kerbela’da kanın kılıca galebe çalan Hz. Hüseyin mücadelesini de hakkıyla anlamak mümkün olamaz.
Hâlâ Kerbela, Aşura veya Hz. Hüseyin adı geçince o sahayı “mayınlı tarla”olarak gören ve o yüzden olacak ki, aman oraya girmeyelim, konuyu deşmeyelim, suçluyu Allah’a havale edelim diyenler, Yezid’in kulaklarımızı tırmalamaya devam eden şu sözlerine kulak versinler: Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra mübarek kesik başını Şam’daki sarayında Yezid’in önüne tepsi içinde koyduklarında; “Keşki Bedr’de bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hali görselerdi ve sonra da bana, sevinerek, elin var olsun diye seslenselerdi. Toplumun ulularını öldürdük, Bedir savaşının öcünü aldık.....(Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Abdülbakîy Gölpınarlı)”.

Evlad-ı Resul’a intikam hırsıyla hareket edenlere karşı Hüseyin; “Halkın en cesuru, nefsinin isteklerine galip gelenidir.” diyen babanın (Hz. Ali) oğluydu ve kendisi de; “İnsanların en yiğidi, gücü olduğu halde intikam almaktan vazgeçenidir.” diyebilecek kadar Kuranî çizgide nefsine hâkim, inanç abidesi, şahsiyetli bir duruşun sahibiydi. O, Yezid gibi zalim birisinin halifeliğine boyun eğmektense, “Ben ölümü saadet, zalimlerle yaşamayı ise alçaklık biliyorum.” diyerek on dört asırdan beri mazluma rehber olan tavrını ortaya koyuyordu.

İmam Hüseyin, Yezid’in halifeliğine biat ederek Kerbela Faciası’nı önleyebilirdi ama dinde yapılacak tahribatlar neticesinde meydana gelecek faciaları kim önleyecekti?..  Muhammed İkbal’ın dediği gibi, o; “Lailahe illallah binası yücelsin diye Allah’ın yolunda kana boğuldu.”. Hüseyin’in duruşu, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseler, yine inandığım davadan vazgeçmem” diyen dedesi Allah’ın Son Elçisi’nin duruşu gibiydi.

Hüseyinî duruş; Allah’a bağlı olmayan “baş”a bir başkaldırı harekâtıdır.

Hüseyinleşmek: “Emri bil maruf, nehyi anil münker”
İşine geldiği tarafından ve işine geldiği şekliyle Allah’ın Elçisi’ni, Kuran-ı Kerim’i algılayan, anlayan, yorumlayan ve yaşayanlar, Hüseyinleşemezler!.. Hüseyinleşmek; sadakatte, muhabbette, ibadette ve şecaatte yekparelik (bütünlülük) ister. Münevver seviyesinde  Kuran idraki ve Peygamber muhabbeti, Hüseyinleşmeye giden yoldur.

Bu çağın müslümanı ve hele aydını mutlaka Kerbela’yı hakkıyla idrak etmeli ve oradan ders çıkarmalıdır: Gerçek kutsallar tahrif ve tahrip edilirken, cehalet dönemine ait, İslam’ın reddettiği örf, adet ve zihniyetin yeniden kutsallaştırıldığı yerin adıdır Kerbela ve Hüseyin de, bu yıkımı önlemek için kanı pahasına mücadele eden mübarek kahramanın adıdır.

Hüseyinleşmek; şirk dinine karşı verilen mücadeledir. Çağımızda Hüseyinler çoğalırsa, müşrikler azalır, şirk ortadan kalkar.

Bu yazımıza bölümler halinde devam ederken, dostlardan birisi şakayla karışık, “artık Kerbela’dan çıkın” demişti.  Özellikle bizim bulunduğumuz coğrafyaya dönüp baktığınızda, mutlaka her ülkede en azından bir “Kerbela” göreceksiniz ve her Allah’ın günü “Aşura”yı aratmayacak derecede çağdaş zorbalar barbarlıklarına devam ediyorlar.  O topraklarda dün, mızrakların başına Kuran ayetleri geçirerek salatanatları uğruna müslüman dökenler, İslam’ın güzide alimlerini, Allah dostlarını, Peygamber torunlarını Kuran’dan ayetler okuyarak katledenler, gün geldi (Saddam gibileri) akıttıkları mazlum kanı ve mazlumların gözyaşını, ellerindeki  ‘kanlarıyla yazdırdıkları Kuran’la kamufle etmeye çalıştılar.  Kerbela’dan ibret alınsaydı, İmam Hüseyin sadece ‘ötekiler’e bırakılmasaydı, bilen âlimimiz bildiği üzre âmel etse ve doğrularını mevki-makam hırsına için feda etmeseydi, aydınımız böylesi mühim konulara el atsa, ilgi gösterseydi, 21.yüzyılda yeni Kerbelalar olmaz ve biz de millet ve ümmet olarak Kerbela’dan çıkmış olurduk. Keşke herkes bu olaydan nasibini alsaydı da, sadece Kerbela’ya takılıp kalan ben olsaydım.

İnsanlığın başındaki en büyük belalardan birisi olan kavmiyetçilik, ırkçılık ancak Hüseyinleşmeyle bertaraf edilebilir. Hüseyinler çoğalırsa, mazlum milletler üzerindeki baskılar, sömürüler, adaletsizlikler azalır. Şüphesiz ki insanlık tarihinde doğru yolun yolcuları büyük şahsiyetler vardır ama, “Hüseyin ise, tarihdeki tüm zulüm şehitlerinin tanığı, Adem’den kendi zamanına dek ve bütün dönemlerde özgürlük, eşitlik ve adalet önderlerinin varisi, şehadet elçisi ve devrim kanının tezahürüdür. (Dr. Ali Şeriati)”.

Sünnisi, Şiası ve Alevisiyle çağın müslümanı Hüseyinleşmek mecburiyetindedir. Hüseyin, ayrılığın değil birliğin simgesidir. Hüseyin bizden, biz ise Hüseyindeniz! Biz Hüseyinleşmeliyiz!

Hüseyinleşmek; Kerbela’yı sahiplenmek, Hüseyin’in “İyiliği emredip kötülükden sakındırmak” davasını davalaştırmaktır; o da, Hak’tan ve halktan yana olmaktır.

 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Hüseyinleşmek (3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak

Hüseyinleşmek (2):
Hayatın İki Tezatı

Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi Dinamitlemek
Treni Yine Kaçırdık
Görmemişin Oğlu
Aşk Medeniyeti
Türk Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl Bir Türkiye?
Bölünen Benim, Memleket Değil!
Yeni Bir Dönem Başlarken
Savunma Hattındaki Türkler
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Hüseyinleşmek (3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Yakup Yurt
Sisli havada siyaset
Muhsin Ceylan
Nesneleştirilen Öznelerden biri Marco…
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
İbrahim Selamet
Zincirden kolyeler
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç