|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
Divan Sohbetleri
Her Perşembe
-Canlı Yayın-
Saat: 22.00
"türkshow'da"
Savunma Hattındaki Türkler
“Ya Uy, Ya Terk Et” ve “Almanya’nın Müslüman Paranoyası”
başlıklı yazılarımızın devamı niteliğindeki bu yazımızla,
“Almanya Göç Yasası” etrafında odaklaşan konularla ilgili
özet düşüncelerimizi tamamlamış oluyoruz.)
Temsilci farkı
Almanya Türkleri ile ilgili meselelerde sıkca dile
getirdiğim bir eleştirimi tekrarlamak istiyorum: Almanya
Türkleri hakkıyla temsil edilmiyor! Gereğinden fazla
temsilcimiz ortalıkta görünse de, hadise ehliyetli olmakla
alakalıdır. Bundan önceki bölümlerde sadece birkaç tane
Alman aydının görüşlerine yer verdik. Özelde Almanya
Türkleri, genelde Batı Avrupa Müslüman Göçmenleri üzerine
dünya çapında, ABD’li Fukuyama’dan İngiliz Bernard Lewis’e,
Fransız Oliver Roy’dan Alman-İsviçre’li Hans Küng’e ve daha
nice sahasında isim yapmış Alman yazar ve araştırmacının
makaleleri ve kitapları mevcuttur. Bunlardan hariç, hemen
hemen her Allah’ın günü Alman televizyon kanallarında ve
gazete sayfalarında Türk ve müslüman göçmenlerle ilgili
(genellikle menfi) haber ve yorumlar artık sıradanlaşmaya
başladı. Siz bunlara Hollanda’nın Ayaan Hirsi Ali’sinden
Almanya’nın Necla Kelek ve Seyran Ateşi’ne kadar daha bir
dizi özel muameleye tabi karalamacıları da rahatlıkla ilave
edebilirsiniz.
Geride bıraktığımız yüzyıla“Soğuk Savaş” sürecinin dünya
çapında ideolojik kamplaşmaları damgasını vurmuşken, daha
başlar başlamaz din eksenli bir kültürler çatışmasıyla
irkildiğimiz 21.yüzyıl, Batı Avrupa Türkleri’ne de uğur
getirmedi. Bir taraftan dünya ölçekli İslamafobi rüzgarının
da etkisiyle giderek tırmanan ve en entellektüel ağızlarda
ifadesini bulan müslüman veya Türk karşıtlığı, diğer
taraftan Almanya’da ekonomik hayatın daralmasının getirdiği
olumsuzluklar, Almanyalı Türklerin önündeki en büyük
engellerdir. Hemen şu gerçeği de unutmamak gerekir ki,
Almanya Türklerinin şahsında Batı Avrupa’da yerleşik olarak
yaşayan bütün Türkler için de geçerli olan bu sıkıntılar,
aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa’ya giden güzergahındaki
engellerdir. Türkiye, AB ülkelerinde sayıları 4 milyona
varan Türkleri şimdiye kadar olduğu gibi ihmal etmeğe devam
etse de, bu insanlar üzerinden elde edeceği milli menfaatler
sebebiyle, yol üstündeki taşları temizlemede devlet olarak
öncülük etmelidir. “Devlet gölge etmesin, başka ihsan
istemeyiz” kabilinden bir yaklaşım burada geçerli olamaz.
Böylesi hallerde psikolojik ve lojistik desteğe mutlaka
ihtiyaç duyulur.
İşte böylesi bir ortamda Batı Avrupa Türk varlığını muhafaza
etme mücadelesi verilirken, yerli toplum ve idari kurumlarla
uyum içinde olmanın da gayreti en azami düzeyde
gösterilmelidir. Yukarıda sıralamaya çalıştığımız etkenlerin
yanısıra, Müslüman-Türk olmamız ve Almanya’da en büyük
göçmen grubu teşkil etmemizden kaynaklanan (yerli halka
göre) “dezavantaj”larımız var. Ne kadar iyimser olmaya
çalışsak da, mevcut ortam bize karşı (ağırlıklı olarak)
taraflı ve peşinhükümlüdür. Böylesi bir ortamda dahi
hadiseleri objektif değerlendiren, vicdan sahibi aydınlar ve
siyasiler de her zaman vardır. Türklerin artık başta Almanya
olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin bir parçası olduğu,
gerek yerli halk/hükümet, gerekse Türk azınlık istese de
bunun geriye dönüşünün mümkün olamayacağı gerçeği kabul
görmüştür. Her ne kadar sözkonusu ülkelerin sözde
vatanseverleri ve dindarları tarafından Türk aleytarlığı ha
bire körüklense de, Allah’tan bu tür ırkcı-ayırımcı
akımların karşısında işleyen bir adalet sistemi ve akl-ı
selim insanlar vardır.
Savunma hattındakiler ve taaruza geçenler
Türk azınlığın temsilcileri genelde Avrupa’nın, özelde
ise Almanya’nın kuşbakışı fotoğrafını çekerek gidişatı etüt
etmelidirler. Ne her şeye evet diyen teslimiyetçi, ne de her
şeye hayır diyen reddiyeci bir tavır çözüm getirmez.
Onyıllardan beri neredeyse her attığı adımın, ağzından çıkan
her kelamın yanlış olduğunu siyasetçisi, kamuoyu önderleri
ve medyasıyla vurgulayan Almanya’nın taaruzu karşısında
Türkler, savunma hattından bir adım ileriye gidemediler.
Gerek Almanların kendi kamuoyu araştırmaları, istatistikleri
ve gerekse Birleşmiş Milletler, OECD veya Avrupa Birliği
destekli uluslararası arştırma ve inceleme kuruluşları,
Almanya’daki göçmenlerin bilhassa Türk ve müslüman kimlikli
olanlarına karşı önyargının, ayırımcılığın hayatın her
safhasında tehlikeli bir boyuta ulaştığını ortaya
koymaktadır. Son çıkarılan “Göç Yasası”nda olduğu gibi,
insan hak ve hukunu bir kenara bırakarak, düpedüz Türkleri
hedef alan kanun çıkarılmasına tepki gösteren Türk
kuruluşları neredeyse Federal Hükümet tarafından
azarlandılar. Almanya uluslararsı baskılardan çekinmese,
asimilasyon kokan “entegrasyon” politikasını Türk azınlık
üzerinde biraz daha sertleştirebilirdi.
Güçlü medyası,Türklere önyargılı kamuoyu ve devlet
imkânlarıyla sindirme politikasını harekete geçiren Almanya
karşısında neye uğradığını şaşıran, değişik cephelerden
gelen suçlama ve töhmetlere savunma refleksiyle cevap
yetiştirmeğe çalışan Türkler, şimdiye kadar kendilerini
ifade etmeğe bir türlü fırsat bulamadılar. Sizi “misafir”
olarak çağıranlar tarafından hiç ummadığınız bir sertlik ve
insafsızlıkla suçlanırsanız, ilk tepkiniz; ben bunları hak
etmedim diyerek, yapılan suçlamların doğru olmadığını izaha
çalışmaktır. Bu ülkenin göçmen Türkleri ve yerli Almanları
arasındaki münasebet, oldum olası hep böyleydi. Siz buna bir
de, alt yapısı sağlam olmayan liyakatsız temsilcileri de
ilave ederseniz, suçlamalara cevap yetiştirmeğe çalışmaktan,
kendi doğrularını ve taleplerini dile getiremeyen bir Türk
azınlık manzarası karşınıza çıkar.
Kendisine yabancılaştırılan yabancı
Bilhassa müslüman kimlikli göçmenine karşı zeka, bilgi,
kültür üstünlüğüne sahip olduğuna inanan yerli, bunun
neticesi olarak, müslüman Türk azınlığın sosyal ve kültürel
hayatından tutun da, yediğine, içtiğine (doğrusu,
içmediğine), giyimine kadar hemen herşeye müdahele etmeği,
kendini tatmin eden bir alışkanlık haline getirmiştir.
Gerisini burada yetişen Türk kökenli, ortoya koyduğu
eserleriyle ispatlamış bir yazara bırakalım: “Planlanan bir
cami inşaatına veya saçını örten bir müslüman kadına karşı
harekete geçen provakatörlerin iş başında olmadıkları gün
yok gibidir. Günümüz aydınlatıcıları, camilerde minareye
ihtiyaç olmadığını savunan uzmanlara beyanet verdirmekten
usanmazlar. ...... Muhafazakâr kendini haklı çıkarmak için
tehlikeli ortam yaratmaya ve felaket tellallığına ihtiyacı
var. Hep aynı hikâyeyi yeni bir düşmanla izah ederek takdim
edişini anlıyoruz. Dün itaatsız Alman gençliğinin ihaneti
sözkonusuydu, bugün ise göçmenler, muhafazakârların imdadına
yetişerek, onlara iş ve ekmek temin etmiş oldular. İşte
sözkonusu bu yabancılar o zamandan beri bitmez tükenmez bir
ilham kaynağıdırlar. Sağcılar konu bulamadıkları an,
hemencecik sığınmacılara, Türklere ve (güncel bir konu olan)
müslümanlara karşı kampanya başlatırlar.” Feridun
Zaimoğlu’nun Yeşiller/Birlik 90 adlı Alman siyasi partisinin
grup toplantısında, “Bizi İstemiyorlar” başlığıyla, konumuz
olan Göç Yasası’nı yorumlayan bu yazısında, “Bir yabancı,
kendisine ait olanlardan uzaklaştırıldığı için yabancıdır”
gibi çok yerinde ve şahsına münhasır, entellektüel seviyede
sosyolojik tesbitleri de var.
Mesele başka kılıflara da sokulsa, değişik adlarla terennüm
edilse de, genelde Avrupa’nın müslüman göçmenlerle, özelde
ise Almanya’nın Türk azınlıkla olan ihtilafının özünde
Feridun Zaimoğlu’nun, “Bir yabancı, kendisine ait olanlardan
uzaklaştırıldığı için yabancıdır.” tesbiti yatmakla
birlikte, buna şöyle bir ilave yaparsak belki “Yabancı”
kavramını iki yönüyle iza etmiş oluruz: Bir yabancı,
kendisine ait olanlardan dolayı dışlandığı için yabancıdır.
Almanya Türklerindeki yabancılaşma da iki yönlü
gelişmektedir: Birincisi; kendi değerlerini muhafaza
edenlerin yerli toplum tarafından, yarım asırlık geçmişe
rağmen “yabancı” olarak görülmeğe devam edilmesi, ikincisi
ise; uyum adına, ait olduğu kültürel değerlerden
uzaklaştırılması ki, bu durum bilhassa üçüncü nesil göçmen
Türklerin büyük bir kesimi için geçerlidir.
Aklı-fikri orada olursa....
Bir taraftan her an anavatana dönecekmiş gibi zihnen ve
kalben yönünü o yana çevirmek, diğer taraftan buradaki
meselelere uzun vadeli çözüm beklemek; birbiriyle çelişen
mülahazalalardır ve Türk azınlığın Avrupa’daki geleceğine
zarar veren bu tutumdan başta cemiyet yöneticileri olmak
üzere vazgeçilmelidir. Hissiyatı bir kenara bırakarak,
soğukkanlı düşünülerek uzun vadeli kararlar alınmalıdır.
Uzun soluklu ve sabırlı olan taraf kazançlı çıkacaktır.
Temennimiz, yerlisi ve yabancısıyla Almanya’nın bundan
kazançlı çıkmasıdır. Gönül rızası olmadan, zoraki
kabullendirme yapanlar kadar, baskıya boyun eğen, kültürel
varlığına gölge düşürenler de, insanlık suçu işlemiş
olacaklar ve neticede ne yerlisi, ne de yabancısına huzur
getirmeycek bir uyumsuzluğun temelini atmış olacaklar.
Her Türk göçmen, artık burası benim yeni (veya ikinci)
vatanım ve ben burada kalıcıyım, demeli ve hayatın her
kesiminde “En Üsttekiler” seviyesini yakalamak için var
gücüyle uğraşmalıdır. Almanya’daki Türk Üst Kuruluşları
Temsilcileri ilk defa “Uyum Zirvesi”ne karşı bu sefer
kendileriyle uyum içinde, şahsiyetli bir tavır sergileyerek
“Uysal Koyun” olmadıklarını gösterdiler. Bu tip çıkışlar,
dayanağı olmaz ve devamı gelmezse, “bir defalığa mahsus”
olarak yazılır, söylenir ve unutulur. Temsilcilerimizin
yerine ve konusuna göre ilmi araştırmalara dayalı dosyaları,
konusunda uzman elemanları olmadığı müddetçe, konuştukları
gibi, çözüm bekleyen hayati meseleleri de, havada kalır.
Bizim meselelerimiz gibi çözümü de, insan kaynaklıdır. Onun
için, Almanya’da mutlaka kuruluşlarüstü bir Türk
İnceleme-Araştırma Vakfı kurularak, burada projeler
üretilmeli, Türk azınlığın kanaat önderleri, kamuoyundaki
temsilcileri artık buralarda yetişmelidir.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|