|
Kadın Dindarlığına Hürriyet
Mısır vatandaşı Marwa El-Sherbini 1 Temmuz 2009 tarihinde
Dresden Eyalet Mahkemesinde görülen temyiz davası sırasında
18 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Marwa, Mısır Kadınlar
Hentbol Takımı milli oyuncusu ve üniversite mezunu bir
kimyagerdi. İki yıllığına geldiği Almanya’da hakimin,
savcının, davalı avukatının, kocasının ve henüz üç yaşındaki
oğlunun gözleri önünde bıçaklanarak öldürülen Marwa, tarihe
not düştü.
Bütün sosyal ve siyasi hareketlerde olduğu
gibi kadın hareketlerinde de ilkler önemlidir. Çocuğunun
salıncağı için çocuk parkında tartıştığı Rusya kökenli Alman
ırkçı gencin bir yıl boyunca sönmeyen kininin kurbanı Marwa
El-Sherbini, başörtüsünde sembolleşen kadın dindarlığına
hürriyet mücadelesinin Avrupa'daki ilk kurbanı oldu.
Dini bağnazlığın ve engizisyonların açtığı
yaraları kilisenin sultasından kendisini kurtararak sarmaya
çabalayan ve geçirdiği evrelerle din, inanç ve vicdan
hürriyeti prensibine sıkı sıkıya yapışan Avrupa’da „kadın
dindarlığına hürriyet" mücadelesi de ne demek sorusunu
haklı olarak soracaksınız. Çünkü aydınlanmanın, demokrasi,
cinslerin eşitliği ve insan hakları söyleminin beşiği
zannedilen Avrupa’da 21. y.y.da hem kadına, hem dindarlığına
yönelik bir hürriyet mücadelesi, ilk bakışta insana oldukça
saçma (absurd) geliyor.
Ancak, bu değerlerin sadece Avrupa'ya ait
olmadığını, bu değerlerin kabul görmesinin Avrupa'da yakın
dönemde ve ancak kanlı mücadeleler sonucu
gerçekleşebildiğini bilenler için bu durum, çok da şaşırtıcı
değil. Zaman zaman bütün medeniyetler kendi değerlerine
sahiplenme veya bunlardan uzaklaşma noktasında dönem dönem
iniş çıkışlar yaşarlar. Değerler sistemini sahiplenen insan
toplulukları, için genellikle farklı standartlar mevcuttur.
Demokrasi iyidir de, hakim gruplar gibi düşünmeyenlerin
susturulması gerektiğinde demokrasi kendisini koruyacak
tedbirleri alır. Kadın-erkek eşitliği gereklidir, ancak
kadın tipine uymayanlara göre normları belirleyenlerin
kalıbına uyan kadınlar daha eşit olmalıdırlar. Nitekim
başörtüsü yasağı getirilirken benzer gerekçeler kabul
görmüştür.
Başörtüsünden yana tavır koyan kadınlar,
önce demokrasinin ve kadın-erkek eşitliği prensibinin
karşısında engelmiş gibi gösterilmiştir. Başörtüsü aynı
zamanda devletin tarafsızlık ilkesine engel sayılmıştır.
Burada yasaklama tavrının da bir taraflılık olduğu
unutulmuştur. Sonuç olarak başörtülü müslüman kadının özgür
iradesini kullanma ve kamuda çalışma ve kariyer yapma
hakları elinden alınabilmiştir. Bilindiği gibi federal
yapıya sahip Almanya'da, eyaletlerin neredeyse tamamında
başörtüsü ile devlet okullarında öğretmen veya sosyal
görevli olarak çalışma yasağı, bazı eyaletlerde ise hukuk da
dahil bütün kamu alanlarında çalışma yasağı getirilmişti.
Uygulamada eyalet yasaları tarafından birebir anılmayan
alanlarda ve özel sektörde de uygulanan bu yasak, başörtülü
kadınlara sosyal ve kamusal hayattan el çektirilmesi
sonucunu doğurmuştur. İnsan hakları ihlallerini inceleyen
araştırmalarda da ortaya konulduğu gibi başörtülü kadınlar
meslek eğitim yeri ve işyeri bulmakta diğer hemcinslerine
göre daha yoğun engellerle karşı karşıyadırlar.
Neticede kadınlar, başörtüsü ve meslek
hayatı arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaktadırlar.
Bütün bu gelişmeler, kamuoyuna başörtülü müslüman kadının
tehlikeli ve istenmeyen bir varlık olduğu sinyalini
vermektedir. Buna paralel olarak Avrupa'da hızla yayılan
İslam ve Müslüman düşmanlığı başörtülü müslüman kadın
düşmanlığına dönüşmektedir. Müslüman erkek, kadınlardan daha
az İslam ve müslüman düşmanlığının mağdurudur. Erkek,
dindarlığını dışa yansıtmaksızın dini mensubiyetini gizli
tutabilmekte ve tercihlerini kullanmakta daha hür
olabilmektedir. Kadın, hele hele başörtüsünü dindarlığının
bir parçası olarak kabul etmişse ve sosyal hayata
başörtüsüyle katılarak dindarlığını yaşama hürriyetini
sonuna kadar kullanmaya kararlıysa, bu imkana sahip
değildir. Bu yüzden başörtüsünden vazgeçmeksizin diğer erkek
ve kadınlardan farksız bir şekilde toplumsal hayatta yer
almak isteyen kadınların verdiği mücadelenin adı salt
başörtüsü mücadelesi olarak adlandırılamaz. Başörtülü
müslüman kadınlar, kadın dindarlığına hürriyet
mücadelesi içindedirler.
Alman Anayasının 3, 4 ve 5. maddeleri,
dindar olma hürriyetini garanti altına alan temel haklara
vurgu yapar. Ancak bu haklar söz konusu kadın olduğunda
uygulanmayınca nedense kıyamet kopmamaktadır. Çünkü
canı acıyanlar da, sesi en az çıkanlar da kadınlardır. Ne
yazık ki, medya ve politikada bu canı acıyan kitlenin lobisi
yoktur. Bu durum canı acıyanların suni oluşturulan toplumsal
kategorilerin mağduru haline gelmelerine yol açmaktadır. Bu
kategorilere göre insanlar eşit haklara sahip olmakla
birlikte her insan eşit değildir. Eşit olmayı hak etmek için
önce Avrupai değerleri paylaşmak gerekir. Avrupai değerler
manzumesi ise güya Hristiyanlık dini ve aydınlanma tecrübesi
ile şekillenmiştir. Bu değerler manzumesine İslam ve
Müslümanların katkıları yok sayılmaktadır.
Anayasa sınırları içinde toplumsal hayatın
düzenlendiği bir hukuk devleti olan Almanya'da, halkın medya
ve politika marifetiyle empoze edilen resimleri doğru imiş
gibi benimsemesi, ortaya çıkan islam fobisinin beslenmesine,
şimdilik azınlık olarak adlandırılabilecek İslam ve Müslüman
düşmanı grupların giderek pervasızlaşmasına, sessiz
çoğunluğun ise gelişmeler karşısında pasifleşmesine yol
açmaktadır.
Mısırlı Marwa El-Sherbini kendisine
"islamcı, kadın terörist ve sürtük" diyerek hakaret ettiği
için mahkemeye verdiği Rusya kökenli Alman genci tarafından
mahkemede aynı hakaretlere yeniden maruz kalmış ve "sizin
gibileri yaşatmamak lazım" diyen katilinin 18 bıçak
darbesiyle karnındaki üç aylık bebeğiyle birlikte şehit
edilmiştir. Medyaya yansıyan haberlerde katilin ırkçı
söylemleriyle tanınan NPD seçmeni olduğu belirtilmektedir.
Katil, hakaret etmeden önce Marwa'yı hiç
tanımamıştı. Marwa'ya hakaret etmesinin tek sebebi onun
başörtüsünden dolayı müslüman olduğunu anlamasıydı.
Marwa'nın katili bir Müslüman düşmanıydı ve Müslümanlar ona
göre toplumun eşit bir bireyi değildi. Marwa binlerce
hemcinsinin, binlerce başörtülü müslüman kadının yaptığı
gibi kendisine dindarlığını yaşamasından dolayı yapılan
hakareti umursamazlıktan gelmedi. Medeni cesaret göstererek
bir hukuk devletinde duyarlı bir vatandaşın yapması gerekeni
yaptı. Hakkını aramak için mahkemeye gitti. Çünkü o
dindarlığını yaşayabilmek ve bunu yaparken onurunu
zedeletmemek istiyordu. Bana göre Marwa salon
kahramanlarından daha büyük bir iş yaptı. Hukuku harekete
geçirerek onurunu savundu. Kadın dindarlığına sessiz
hürriyet istedi. Hukuk onu haklı bulmuştu. Ancak İslam ve
müslüman düşmanlarının pervasızlaştığı ortamın sorumluları
Marwa'nın hayatını koruyamadılar. Marwa'nın başına gelenlere
medya, politikacıların ezici çoğunluğu ve kadın hakları
savunucuları sessiz kalmayı tercih ettiler.
Bundan böyle 1 Temmuz 2009, kadın
dindarlığına hürriyet mücadelesini bize hatırlatacak.
Allah (c.c) rahmet eylesin! Mevlam, geride
bıraktığı ailesine sabırlar versin! Ruhu şad olsun!
E-Posta:
ayten.kilicarslan@web.de
Yazarın
diğer
yazıları:
Kadın
Dindarlığına Hürriyet
Çağdaş
Dünyada Kadın Sorunlarına İslami Bakış
Almanya
‘artık vatan’ mı?
Yeni
bir skandal!
Buna
hakkınız yok
Almanya’nın
rotası
Müslüman
Kadınlar, Birleşin!
Namus
Cinayetleri
Türkler
şiddet kurbanı
Almanya
yaşlanıyor
A’dan
Z’ye plan olsanız ne yazar?
Seçimler
ve Azınlık Türk Kadın Hareketi İlişkisi
Göçelim,
ancak göçen olmayalım!
Erkekler
farklı mı ölür?
8
Mart Dünya Kadınlar Günü
Aman,
çifte kavrulmayalım!
Avrupa
aydınlanmış da...
Hollanda’da
pişti, üzerimize düştü
Kadınlar
siyasetin neresinde?
Azınlık
Türk kadın hareketi var mı?
SAYFA
BASI
|