|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
mahmut.askar@t-online.de
|

Gurbetlik ve Gariplik
Ben nice insanlar bilirim, doğup büyüdüğü vatanından
uzaklarda; gurbette! Ve ben nice insanlar bilirim
anavatanında, baba ocağında; gurbette!
Altın kafesteki bülbülün hikâyesini herkes bilse de, bir
kere daha hatırlatalım: Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine
de gece gündüz, “ah vatan, vah vatan..” diye ötüp dururmuş.
Evinde altın kafeste beslenen bülbülün sahibi, bu feryad-ı
figana dayanamamış ve sevimli kuşu kafesinden
bırakıverdikten sonra kendisi de bülbülü takip etmiş. Bir de
bakmış ki, altın kafesi beğenmeyen bülbül, kuru çalılıklar
içinde çer-çöpten yapılmış bir yuvaya girdi.
Evet, vatan da tıpkı ana gibidir. Ananın fakiri, zengini,
güzeli veya çirkini, beyazı veya siyahı olmadığı gibi,
tercihi de olmaz! Ana, anadır! Vatan da, vatan! Ana, şefkat
ve merhamet kucağıdır. Biz vatan ile ana arasında
benzerlikler gördüğümüzden, anavatan demişiz… Baba ocağında
yetişmiş pederşahi bir millet olmamıza rağmen, vatanla anayı
özdeşleştirdiğimizden; vatanı, anaya benzetmişiz.
Çocukluğumuzda babanın hışmından, celallenmesinden,
hiddetinden, gazabından; ananın merhametine, sevgisine,
bağışlayıcılığına ve koruyuculuğuna her defasında sığınmadık
mı? Babadan isteyemediğimizi anadan koparmadık mı? Babadan
sakladığımız nice sırlarımızı anayla paylaşmadık mı?
Zaman zaman “Devlet Baba”nın zulme dönüşen gazabından vatanı
terk edenler de çok şükür artık anavatanlarına geri
döndüler. Avrupa ülkelerinde sıcak ve samimi bir ilgiye
hasret kalanlar, teselliyi, kendilerini anavatanın kucağına
atmakta buluyorlar. Sizin anlayacağınız; başka diyarlara şu
veya bu sebepten dolayı iltica edenler de, son ilticalarını,
ana kucağına sığınan evlatlar gibi, anavatana
yapmaktadırlar. Başka bir ifadeyle; nereye gitsek
döneceğimiz yer, vatandır. Hele büyük şehirlerin kibrit
kutusu gibi üst üste kondurulmuş dairelerinde yaşayanlar ve
anavatandan binlerce kilometre uzaklarda ömrünü geçirenler
için gurbet hayatı; “altın kafesteki bülbül”ünkine benzer…
Peki ya bize göre gurbette doğup büyüyenler?... Mesela,
bizim Avrupa ülkelerinde yetişen nesillerimiz için gurbet
neresi, vatan neresi?... İki analı olunamayacağı gibi, iki
anavatanlı da olunamaz! Mutlaka birisi anavatan, diğeri,
“üveyvatan”dır. İsmail Gaspıralı; “Türk’ün vatanı,
Türkçe’nin konuşulduğu yerdir” diyor. Bazılarına göre “yeni
vatan” veya “ikinci vatan”da peki Türkçe de yoksa?... O
zaman burası gurbet mi, yoksa vatan mı?
Gurbette gariplik çekmeden, vatanı yaşayanlara aşk olsun!
Biz Türkler vatanı, okul sıralarında ve hamaset
(kahramanlık) nutuklarında öğretildiği gibi; “taşı toprağı
altın” olduğu için sevmedik. Genel hatlarıyla; ortak
değerlere sahip, aynı kültüre mensup insanların, sınırları
belli olan bir toprak parçası üzerinde millet olarak
yaşadığı yere vatan diyoruz. Geçmişte birlikteliği olan ve
geleceği de yine birlikte inşa eden milletin her ferdi,
üzerinde yaşadığı kara parçasının sahibi olarak kendisini
gördüğünden, orada elini kolunu sallayarak yaşar. Kendisini
hür ve bağımsız hisseder. Demokratik hakları, kişi hürriyeti
ve iktisadi şartları bizim ülkemizden çok ileride olsa da,
Avrupa ülkelerinde yerleşik olarak yaşayan Türkler, işte şu
“elini kolunu sallayarak” yaşama hissinden mahrum
olduklarından, Anadolu’nun kıraç topraklarına, çıplak
dağlarına bile “vatan” diye koşuyorlar.
Arapça kökenli “garip” sözcüğünün karşılığı; “yabancı,
kimsesiz, zavallı, şaşılacak, tuhaf, dokunaklı, hüzün veren”
olarak TDK sözlüğünde verilmiş. Şimdi bir taraftan bu
kelimeler üzerinde teker teker durarken, aynı zamanda Avrupa
Göçmen Türklerinin mevcut fotoğrafını da zihnen çekmiş
olalım:
Zaten dün olduğu gibi bugün de “yabancı” ve sözde hem
anavatan hem de yeni vatan bize sahip çıkıyor görünse de,
“kimsesiz”iz. Bazen kendimize göre “zavallı”,
bazen onlara göre “zavallı” oluşumuz, “şaşılacak” bir
durumdur aslında… Biz “Gurbetçiler” zaten geldiğimiz ilk
günlerde yerlilere “tuhaf” bakmıştık fakat onlar da
bize elli yıldır hâlâ tuhaf tuhaf bakmaya devam ediyorlar.
Gurbete çıkan her Türk, hissî, gamlı ve “dokunaklı”dır.
Bunca türkü ve şarkıyı ayrılık ve gurbet üzerine yakmamız
boşuna değildir. Velhasılı kelâm; gurbetin özündeki
“hüzün veren” melaneti, gurbetçinin yüzünde zaten
okursun.
Peki garip sadece gurbetteki mi?
Sadece fiziki olarak değil, zihnen gurbette olmak da vardır.
Anavatanda, baba ocağında, eş-dost içinde gurbeti yaşamak;
insanı hüzünlendiren, ızdırap veren bir durum… En
yakınındakilerle bile değerler bazında ayrışmaya başlayan ve
düşüncelerinde yalnızlaşan insan, bazen aile çevresinde dahi
kimsesizleşmeye başlar ki, o kişi bundan sonra artık
gurbettedir.
Zaten gariplik de burada başlar: Merhum Necip Fazıl
Kısakürek’in, Sakarya Şiiri’nde dediği gibi; “Öz yurdunda
garipsin, öz vatanında parya.”. Garipliğin özündeki asıl
tuhaflık; hadiselere yığınlardan farklı bakmaktır. Herkesin
göremediğini görmek, duyamadığını duymak ve düşünemediğini
düşünmektir.
Zaten bu dünyanın tamamı bize gurbet! Bu “gurbetin garibi”
olabilenlere selam olsun!
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Gurbetlik
ve Gariplik
Toplandık
da N’oldu?...
Kızılelma
(3): Ebedi İttifak
Yeniden
Kızılelma (2)
Yeniden
Kızılelma
Âlimin
Ölümü...
Kocaman
Araba, Minnacık İnsan
Dreyfus,
İhanet ve Adalet
Ümmet
Ülkücülüğü (*)
Kavmiyetçilik,
Milliyetçilik, Ülkücülük
Serseri
Kurnazlar, Kurnaz Serseriler
Şehirlerin
ve Zihinlerin Gettoları
Kalabalıklar
İçinde Anonimleşmek
“Biz”likten,
“Ben”liğe Doğru...
Arkaik
Toplumlar, Gelişmekte Olanlar...
Memleketin
İki Yüzü
SAYFA
BASI
|