|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
mahmut.askar@t-online.de
|

Yeniden Kızılelma (2)
Kendi ürettikleri, düşünce dünyalarında bir yeri,
çıkış noktası olan, kavramlarla bizi tanımlayanların
karşısına , kültürel kodlarımız ve tarihi gerçeklerimizle
örtüşen kendi kavramlarımızla çıkmalıyız artık.
Ülkemizin önde gelen ilahiyatçı yazarlarından Hayretttin
Karaman’a göre, “İslâm kaynaklarında ‘millet’ din,
‘milliyet’ de bir dine aidiyet manâsında kullanıldığı için
bugünkü milliyetçilik tartışmaları o günlerde
‘kavmiyetçilik, Türkçülük’ başlıkları altında
tartışılıyordu(10)”. Özellikle yeni nesillerin dikkatini,
“millet eşittir din” eşitlemesine çekmek istiyorum. Bir
başka ifadeyle; millet demek, İslâm demektir. ‘Milliyet’in
de, bir dine ait olmak gibi manası olduğuna göre; her
milliyetçi aynı zamanda İslamcıdır. Yine bir başka yoruma
göre; “Millet, Kuran ve hadis kaynaklarının anahtar
kelimelerinden biridir, sayısal insan topluluğu ifade etmez:
kullanıldığı her yerde din, şeriat, giden yol anlamını verir
(11)”. Milliyetçi-Ülkücü camianın çok yakından tanıdığı
düşünürlerimizden Erol Güngör’e göre de;:Türkçe’de
kullandığımız “millet” tabiri, yakın zamana kadar “ümmet”
veya “din cemaati” manâsına geliyordu; millet denince
millet-i İslâmiye (İslâm cemaatı, ümmeti) anlaşılıyordu.(12)
Mutlaka bu kaynakları ve hatta bunlardan daha fazlasını
bilenlerimiz çoktur. Kavramların yeniden altüst olduğu,
zihinlerin karıştığı bir ortamda kendi (irfanî) normlarımıza
göre millî meselelerimizi adlandıramazsak, kendimimizle
çelişkiye düşeriz. “Milliyetçiler” kadar “İslâmcılar” da,
benimsedikleri kavramların açılımını ve yorumlamasını, kendi
medeniyet anlayışımıza yaparlarsa, kavramlar kadar insan
olarak bizler de ne kadar iç içe olduğumuzu görmüş ve
anlamış olurlar. Kavramlardaki bu yakınlaşma, ortak
değerlerin çoğalmasına ve neticede millî hafızanın
oluşmasına zemin hazırlar.
İdeolojik hegemonya
Geride bıraktığımız 20. Yüzyıl’ın içtimaî (sosyal),
siyasî ve ideolojik paradigmalarının dünyada değiştiği,
geçerliliğini kaybettiği kadar, ülkemizde de “resmi
ideoloji”nin çöktüğü bir zamandayız. Homurdanmalar ve
uğultular arasından zaman zaman yol gösterici ve ufuk açıcı
sesler de yükselmese, siyasî ortam gibi zihinler de daha
karmaşık bir hâl alacak. Âdeta fikir dünyamızın pusulasını
kaybettik; hedefi belirleyemiyoruz. Dünya gidişatına göre
şekillenen ideolojik paradigmalarımızın (değerler dizisi)
hükmü kalmayınca, ne eskisi kadar kendimiz olabildik, ne de
yeni bir şey ortaya koyabildik.
Resmî ideoloji bütün gayretlerine rağmen, “tipik Türk”
yaratmada başarılı olamadı: Öğretilenlerle gerçek hayat
arasındaki mesafe giderek açıldı ve yeniden her kesim kendi
mecrasına döndü. Dün, ülkenin tamamında egemen olan
ideolojinin yerine, şimdi Türkler, Kürtler, Sünniler ve
Alevilerin kendi aralarında ideolojik hegemonya devri
başladı. Her kesimin içinden etkili olan grup, mensubu
oladuğu kitlenin tamamı üzerinde hâkimiyet kurabilmek için
olanca gücüyle gayret sarf ediyor. Meselâ, “Türkler”
arasında etkin olan bir kesim, Türklüğün, milliyetçiliğin,
vatanseverliğin tarifini yapıyor, onun kriterlerini ve
kırmızı çizgilerini belirliyor. Bundan dolayıdır ki,
“milliyetçilik” yarışına giren siyasetçilerden birisi,
(kendi kriterlerine göre) milliyetçiliği baştacı yaparken,
ötekisi siyasetçi de, (kendi kriterlerine uymayan)
milliyetçliği ayaklar altına alıyor. Velhasılı kendi
kriterlerine uymayanlar, kırmızı çizgiyi ihlal gerekçesiyle
saha dışına atabiliyor. Benzeri “kriterler”, “Aleviler”,
“Sünniler”, “Kürtler” ve “Atatürkçüler” için de geçerlidir.
Hâl böyle olunca; doğru, haklı, kendi değerlerimizle
barışık, zamanın ruhuna, ülke gerçeklerine uygun olanlar
değil de; bazen silah, bazen para, bazen siyaset, bazen de
medya gücüyle üstün olanların dedikleri oluyor.
Milletin ve insanlığın vicdanı...
İşte böylesi bir ortamda hem kendi etrafında hem de
diğerlerinin etrafında dönebilmek, hem kendisi, hem de
diğerleriyle olabilmek: Bütünü kucaklamak, herkese hitap
edebilmek, Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir söyleşide dediği
gibi; milliyetçiliği, “bir milletin vicdanı” olarak
görebilmektir aslolan...
İhtiyaç duyduğumuzda, Türk/İslâm tarihinde ilme, araştırmaya
verilen önemden bahseder, zamanın büyük âlimlerini bir
çırpıda sıralarız. Fakat son birkaç asırdan ilmin şu veya bu
sahasında bugüne kadar dünya çaplı yetişmiş bir tek alimimiz
yok. Kültürümüzdeki hoşgörü, adalet, değil sadece insana,
hayvanlar ve tabiata verilen değer, gösterilen ihtimamdan
övgü ve gururla bahsederiz. Fakat sanki bu insanî ve İslâmî
hasletlerimizi Batılılara havale etmiş ve onları gıptayla
seyretemeye dalmışız. Totaliter rejimlerdeki ceberrut, adeta
Tanrı yerine konulan, Hazreti İnsan’ı bir amaç değil araç
olarak gören devlet anlayışına itiraz etmemiş, tam tersine;
onu dünya görüşümüzün vazgeçilmezleri arasına oturtmuş,
kutsallaştırmışız. Diğerlerini bilmem ama, eğer Türk
Milleti’ne yeniden bir medeniyet projesi sunacak, Kızılelma
göstereceksek; ademe hizmet, aleme hizmet düsturundan
inanarak hareket edecek ve bu hedefe, önce insan olan
kendisine ve kendi milletine saygı ve sevgiyle yoğrulmuş
hizmetle başlayacaktır.
Bizi, vatan sevgisinden ümmet sevdasına taşıyan düşüncemizin
özünde; farklı din, dil ırk ve renklerden yaratılmış
insanlara duyulan derin saygının ifadesi yatmaktadır. Başka
bir ifadeyle; Allah’ın âyetlerinden olan bu insani
farklılığa iman etmeye, mensubu olduğumuz milleti sevmek ve
sahiplenmekle başlıyor. “Öteki”ni kucaklamanın şartı,
kendini bilmek ve kendisinden olanı sahiplenmektir.
İnsan haklarının en hararetli ve sahici savunucusu, milli
olduğu kadar manevi değerlerin de bayraktarlığını yapan
kesimin temsilcileri olmalıdır. Anadolu öyle bir kültür
coğrayfasıdır ki, dünyanın en duyarlı, merhametli ve
diğergam insanları bu topraklardan çıkar. Bu
özelliklerimizle pekişen kültürel kimliğimiz, bizim
farklılığımızı ortaya koymalıdır. Bir ülke veya bir
medeniyet, ancak yüksek seviyede eğitimli ve kendi
değerleriyle mücehhez, büyük hedefleri olan insanların
omuzlarında yükselir.
Benim kuşaktan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Futboldan
konu açılmıştı: Futbolun, kitlelere dayatılan yeni bir “din”
olduğunu izah ediyordum ki, arkadaş; Türk takımlarının
başarısının Arupa’da yetişen gençlerimiz için çok önemli
olduğunu ve onların gurur duyacakları bir şeyimizin
olmasının gerektiğini söyledi. “Eyvah!” dedim içimden...
“Gurur duyacak başarıları” futbol olanların, tekme yediği
tarafa havalanan meşin top kadar ağırlıkları olur. Bizim
gayretimiz de; “İnandığı gaye uğrunda nefsini aşmak
cehdi”ni, stadyumlara akıp giden yığınların uğultularına
rağmen gençliğimize duyurmaktır. Dünden ibret alarak ve
dünden farklı olarak, 21. Yüzyıl gençliğimizin farkı;
“düşman yaratmak” değil, “düşman”dan dost kazanmak olmalı,
fakat eğriler karşısında doğru, ilkesizler karşısında ilkeli
bir duruş sergilemeli, Milleti ve insanlık adına bir
Kızılelma’sı olmalı!
Devamı: Ebedi ittifak: Kızılelma
(10): Hayrettin Karaman, Ahmet Naim Bey ve kavimcilik, Yeni
Şafak, 15/03/13
(11): Ali Bulaç,Kime Milliyetçi Denir?, Zaman Gazetesi,
30/9/13
(12): Erol Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Yeniden
Kızılelma (2)
Yeniden
Kızılelma
Âlimin
Ölümü...
Kocaman
Araba, Minnacık İnsan
Dreyfus,
İhanet ve Adalet
Ümmet
Ülkücülüğü (*)
Kavmiyetçilik,
Milliyetçilik, Ülkücülük
Serseri
Kurnazlar, Kurnaz Serseriler
Şehirlerin
ve Zihinlerin Gettoları
Kalabalıklar
İçinde Anonimleşmek
“Biz”likten,
“Ben”liğe Doğru...
Arkaik
Toplumlar, Gelişmekte Olanlar...
Memleketin
İki Yüzü
SAYFA
BASI
|