|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
mahmut.askar@t-online.de
|

Ümmet Ülkücülüğü (*)
Soğuk Savaş döneminin ideolojik kamplaşmalarını yaşamış
olanların bir kesimi için ümmetçilik, kendi dünya görüşünü
ifade eden bir kavram olsa da, diğer kesimler ve hele “resmi
ideoloji” için menfiliklerle dolu, “tehlikeli” bir kavram
olarak zihinlerde yer etmişti. O döneme ait ideolojik/siyasî
kavramların artık kısmen veya tamamen anlam kaybetmesinden
sonra, ümmet ve ümmetçilik de, daha peşinhükümsüz ve
önyargısız ele alınabilir.
Bu değişimi ‘Kendi Eksenine Dönüş”te şöyle izah etmiştim:
Batı’dan ithal ettiğimiz, en sağından en soluna kadar her
türlü ideoloji bugün itibariyle tedavülden kalktığından
dolayı, dünün bütün müslüman kimlikli her türünden ideolojik
insanları, kendilerini tarif ve kategorize etmekte hayli
zorlanıyorlar. Düne kadar çok kalın çizgiler ve kırmızı
hatlarla belirlenen sınırlar, artık Avrupa Birliği’ne dahil
ülkelerin sınırları gibi oldu: İsteyen, istediği tarafa
sorgusuz sualsiz geçebiliyor ve yeni oluşumlar meydana
getirebiliyorlar. Orada da, “Soğuk Savaş” dönemine ait
ideolojik paradigmaların iflas ettiğini artık rahatlıkla
görebiliyoruz.
Bizim, “ümmet ülkücülüğü”ne dudak bükenler, bu da nereden
çıktı diyenler; hep baktıkları Batı’yı biraz da bu yönüyle
görsünler: Avrupa Birliği, Hıristiyan Ümmeti’ne mensup
ülkelerin oluşturdukları bir “Hıristiyan Kulübü” yani o dine
mensup milletlerin oluşturdğu ümmet birliğidir. Bu birliğin
oluşumu için mücadele eden, gayret gösteren ve şimdiki gibi
iktisadî krizlerle sarsılmasına rağmen, AB’nin ayakta
kalması ülküsüne inanmış her Batılı bir ümmetçidir. Eskiye
kıyasla ve Batı’daki gelişmelere bakarak, belki günümüzdeki
ümmetçi oluşumları daha iyi tahlil ve idrak edebiliriz.
Dünyanın bu kadar dağınıklığı kaldıramayacağını;
imparatorlukların parçalanmasından sonra ortaya çıkan ulus
devletlerin yeniden kendilerine yakın veya ortak değerlere
sahip olan ülkelerle birlikteliklere gideceğini,
uluslararası gelişmelerden anlamak mümkün.
Şimdi kendi bölgesinde ve gönül coğrafyasındakileri derleyip
toparlayacak bir bölge gücü haline gelen Türkiye’nin dinî
çıkışlı ve millî çıkışlı fikir hareketleri, bu gelişmeler
ışığında, millet-ümmet kavramları kadar, milliyetçi-ümmetçi
kavramlarına da yeniden ortak misyon yüklemeledirler:
Milletçi/milliyetçi olanlar ümmeti, ümmetçi olanlar
milleti/milliyeti düne kadar ve belli kesimlerde hâlâ geri
plana atarken; dünyanın hem kendi, hem de güneşin etrafında
dönmeyi aynı zamanda tamamladığı gibi, biz de ilk daireyi
millî kimliğimiz etrafında, ikinci büyük daireyi de ümmetin
etrafında dönerek tamamlamalıyız.
Önce kendimizi ispat edelim...
Şeyhin birisi bir mecliste: “Ben on dört delil getirerek
Allah’ı ispat ettim” deyince, Şems-i Tebrizî ona cevaben
diyor ki: Allah adına sana teşekkür ederim! Be adam! Sen git
kendini ispat et. Allah’ın senin ispatına ihtiyacı yok!
Hadiseler karşısındaki duruşu, yaşadığı hayat tarzı;
söyledikleriyle eylemleri arasındaki tutarlılığı ortaya
koyamadan, bir davayı savunmaya kalkışana, yukarıdaki
kıssadan hissede olduğu gibi; “Be adam, sen “dava”nı
anlatmadan evvel kendini bir ortaya koy da görelim!” derler.
Meselâ, Almanya gibi bir ülkede Müslüman-Türk olarak
yaşıyorsunuz: İslâm ümmetinin önemli bir kesimini teşkil
eden Türk Milleti’ne mensup olan siz, bazen dininize, bazen
de kültürünüze haksızca saldırılara karşı savunmaya
geçiyorsunuz. Bu durumda siz de, şimdiye kadar benzeri
suçlamalar karşısında diğer Türklerin/Müslümanların
sergildikleri tavırlardan daha farklı bir tavır
sergilemiyorsunuz... Yani; dininizin doğruluk ve
güzelliklerini, kültürünüzün zerafet ve zenginliğini veya
milletinizin alicenaplılığını anlatıyorsunuz. Fakat
karşıdakinin sizin anlattığınıza değil, bizatihi sizin
sözünü ettiğiniz, hararetle savunduğunuz değerleri ne derece
temsil edip etmediğinize, yaşayıp yaşamadığınıza bakarak not
düştüğünü artık anlamanız gerek! Propaganda bizim lügatımıza
sonradan ithal yoluyla girmiş bir sözcüktür. Davanın
propagandası (bizde) yapılmaz, o sadece yaşanır! Çünkü bizde
misyonerlik yok, sadece tebliğ vardır. Ülkücü, davasını ete
kemiğe büründüren adamdır.
Bir ümmet ülkücüsü; “Benim yapabileceğim ancak kendimi,
kalemimi, dilimi, bilgimi satmamak, korkudan sessiz kalmamak
veya huzurlu, eziyetsiz, zevkli bir yaşam için ve yarınımı
güvence altına alma endişesiyle omuzumda taşıdığım bu
sorumluluk yükünü yere bırakmamak ve bütün imkânlarımı,
yeteneklerimi ve ömrümün her anını bu yolda feda etmektir
(A. Şeriati, Aşina Yüzlerle)” diyordu. Kendi ifadesiyle
bazen; birkaç karışlık betondan bir kafeste veya kabir gibi
dar ve karanlık bir dünyada yapayalnızdı, bazen de; “Evde
yalnız, sokakta yalnız, aydınlar arasında yalnız, müminler
arasında yalnız, başıma üşüşen heyecanlı ve çığırtkan
kalabalıklar içinde yine yalnız... Daha da yalnız“ olduğunu
söylüyordu. Ve bütün bunlara rağmen azmini, inancını,
mefkuresini, gayesini, yani ülkücülüğünü elden bırakmıyor
ve; “Ben yenilmeyeceğim! İman ve sevgi benim gövdemi tunca
dönüştürdü” diyordu. Şimdi bu satırları okuyan ve kendisini
de “dava adamı” veya inandığı yolun “ülkücüsü” olarak gören
herkes, elini vicdanına koyarak, kendisine ayna tutsun...
Ümmet Ülküdaşlığı
Ümmet/Medeniyet Ülkücülüğü’nün, şimdiye kadar bizim
ülkü, ülkücü veya ülkücülük’ten anladığımız, bildiğimiz ve
gördüklerimizden farkı; geniş açılımlı, engin ufuklu,
çokkültürlü fakat sadece İslâm merkezli bir ülkü anlayışı...
Mensubu olduğu veya mensubiyet duyduğu milletin kültürel
varlığını ve özelliğini yaşatırken diğerlerine üstünlük
sağlamak, baskı aracı olarak kullanmak veya ayırımcılık
gayesiyle değil, hele ondört asırlık bir birikime sahip
medeniyet dairesi içinde tek bir ırka veya kültüre dayalı
ülkücülük hiç değil, tam tersine, insanlığın huzur ve
selameti için, merkezinde insan olan ve o insanı da,
Yaratıcı’ya olan teslimiyetten dolayı, ‘yaratılmışların en
üstünü’ noktasında gören bir medeniyet anlayışı ve yolun
yolcusu, iddiası olan inanmış insanlar...
Benim ülkücü dediğime, siz isterseniz “mefkûreci” veya
“idealist” deyiniz. Eğer bir davanız varsa, “dava adamı”,
şayet bir iddanız varsa, “iddia adamı” da olabilirsiniz,
itiraz etmem! Siz, “sağcı” veya “solcu” olabilir, Fars,
Kürt, Türk, Arap veya Allah’ın yarattığı başka kavimlerden
olabilirsiniz; kabulümdür. Namaz-niyazınız azlığı çokluğu
sizin meseleniz. Siz, ben müslümanım diyor ve benim bir
iddiam, bir davam, bir gayem veya bir ülküm var diyorsanız,
sizinle yola çıkılır. Sizinle hem dindaşız hem de ülküdaş...
Yola koyulmadan önce, eski ideolojik alışkanlıklarımızı,
bildik kural-kaidelerimizi rafa kaldırıyor ve
ezberimizdekini unutuyor, yani burda da köklü bir paradigma
değişimine gidiyoruz: Nihaî hedefimiz; varoluş gayesinden
saptırılalı beri kimlik bunalımına saplanmış olan insanı,
insan merkezli Aşk Medeniyeti’yle tanıştırmaktır.
21. yüzyılın yeniden ülkücülüğü; İslâm dairesi içinde fakat
kavimlerüstü, ırka dayanmaz fakat ırkı inkâr da etmez,
üstünlük tayini ve derecesini Allah’a havale eder,
reaksiyoner değil, ideolojik hiç değil, cihanşumül şiarı;
“emri bil maruf, nehyi anıl münker”dir.
Yeniden ülkücülük; gayesiz, iddiasız müslümanlığa, ideolojik
müslümanlığa, elinden ve dilinden dostlara faydası gelmeyen
müslümanlığa, ırkçı müslümanlığa ve müslüman ülkede
ırkçılığa karşı, elinden ve dilinden insana ve insanlığa
fayda veren müslümanlıktır. (M. Aşkar, Kendi Eksenine Dönüş,
s. 78-79)
(*): “Kavmiyetçilik, Milliyetçilik, Ülkücülük” başlıklı, iki
bölümlük bu makaleyi Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun 4. Ölüm
Yıldönümü münasebetiyle kaleme aldım. Allah’ın rahmeti onun
üzerine olsun.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Ümmet
Ülkücülüğü (*)
Kavmiyetçilik,
Milliyetçilik, Ülkücülük
Serseri
Kurnazlar, Kurnaz Serseriler
Şehirlerin
ve Zihinlerin Gettoları
Kalabalıklar
İçinde Anonimleşmek
“Biz”likten,
“Ben”liğe Doğru...
Arkaik
Toplumlar, Gelişmekte Olanlar...
Memleketin
İki Yüzü
SAYFA
BASI
|