|

Memleketin İki
Yüzü
Berbere selam vererek içeri girmemle boşalan koltuğa
oturtulmam bir oldu. Memleketimin berberleriyle taksi
şoförleri insanın yedi sülalesini öğrenmeden yakasını
bırakmazlar, bilirsiniz. Genç berber bir taraftan giderek
azalan saçlarımı makaslarken, diğer taraftan da laflamayı
ihmal etmiyordu. Saç tipiniz tıpkı babanıza benziyor,
deyince aynadaki kendisine baktım. “Sizin kardeşinizin
kiracısıydım bir zamanlar. O evi çok sevmiştim.” dedi.
Kafamda dikilen adama aynada aval aval tekrar baktım. Çok
sevdim dediği o evin her odasında soba yansa da kışın bir
türlü ısınmaz ve her giren kiracı bundan şikâyetçi olurdu.
Benim meraklı bakışlarıma gecikmeden karşılık verdi:
-Küçük olduğundan içerisi dolu görünüyordu. Şimdi büyük bir
ev yaptırdım, mobilya içinde kayboluyor.
Genç adamın bu son söylediklerine takıldım doğrusu... Bana
niçin yeni ve büyük bir ev yaptırdığını duyurmak ihtiyacını
hissetti? Asıl söylemek istediği de bu olsa gerek.
Eğitimli ve yaşına göre ağırbaşlı bir başka tanıdığı
memleketimde dinliyorum:
Akrabalarımdan işadamı birisi üç çocuğunu özel okulda
okutuyordu. İşi iyi gitmediği, borç harç içinde olduğu hâlde
okul masrafları olarak her sene dünyanın parasını vermesine
bir anlam veremediğimden kendisine dedim ki, “Bak ben de
devlet okullarında okuyarak bu yerlere geldim; ekonomik
şartların elvermemesine rağmen çocuklarını illâ da özele
göndermene gerek yok”. Bana; “İşadamı felancının çocukları
herkesin gittiği okula gidiyor dedirtmem” dedi.
Yıllar yılı yakın akrabalarına kol-kanat germiş, imkânları
ölçüsünde destek olmuş ve bu yüzden kapısı çalınmış bir evin
kadınına, o çevreden kimseyi artık göremeyince, merak ettim,
sordum. Kadın önce derinden bir of çektikten sonra;
-Onlarınn hepsi artık zengin oldular, dedi.
Lafın gerisini o da getirmedi, ben de sormadım... Doğru ya,
niye geleceklerdi ki; boynuz kulağı geçmişti zaten. Zengin
olmakla adam olmak demekki farklı meziyetlermiş.
Yörede zamanın varlıklı kişilerinden yaşlı birisini eşimle
birlikte sıcak bir yaz günü ziyarete gittik. Tek katlı
kerpiç evin bahçesi de kendisi gibi son derece bakımsız ve
sahipsiz görünüyordu. Sanki yıllar önce burası terk edilmiş
gibiydi. Kapıyı tıklattık; ses yok... Bir daha; yine ses
yok... Evde kimseciklerin olmadığına kanaat getirip,
elimizde kocaman karpuzu kapının önüne bırakıp gitmek
üzereyken, kapı içerden açıldı. Heybetli o adamdan geriye
kat kat buruşmuş derinin kapladığı bir kemik yığını
kalmıştı. Hanımının da durumu kendisinden pek farklı
değildi.
-Bu ne hâl, dedim.
-Paran olmayınca evlat bile kapıyı açmıyor, dedi.
Şehrin dere-tepe gibi inişli çıkışlı kaldırımında biraz
yürüdükten sonra bazen kahvecinin sandalyeleri, bazen de
dükkanları kaldırımları işgal eden malları yüzünden tekrar
yola iniyorum. Daha beş adım yürümeden arkama dayanan
arabanın korna sesiyle yine kaldırıma tırmanıyorum. Bir
müddet elimi kolum sallayarak yürürken, kaldırımın tamamını
işgal etmiş kocaman bir “jeep” karşıma çıkıyor. Zaten çok
geniş olmayan caddenin sağ ve sol kenarları boydan boya park
etmiş arabalarla iyice daraltıldığından, seyreden arabalarla
köşe kapmaca oynayarak yoluma devam ediyorum. Bu şehir ve
başta İstanbul olmak üzere neredeyse bütün şehirleri
memleketimin, beton binalar ve arabalar tarafından işgal
edildiğinden insanlar için yürünecek kaldırımlar, gezip
dolaşılacak yeşil sahalar, parklar yok... Memleketimin
şehirlerinde insanlar, tenekeden arabaları ve betondan
binaları için yaşarlar.
Bir arkadaşımın davetlisi olarak Memleketin Başşehri’nin en
gözde semtinde bir lokantadayız. Arkaplanda çalan müziğin
ecnebice olmasını ilk başta pek yadırgamıyorum. Biraz
onlardan biraz bizden karışık devam eder zannediyorum. Fakat
ilerleyen zaman içinde Ankara’nın Çankaya’sında, sahibi
Türk, müşterisi bilâ istisna Türk olan bu lokantada niçin
Türk müziğinin sesi kesilmişti... Müşterileri “vatandaştan
olmadıklarından” mıydı? Görevliyi çağırarak gerekçeli
itirazımı dile getirdim. Efendim bu beni aşar, deyip
işletmenin sahibine durumu iletince, adam masamıza geldi;
dinledi, yerden göğe kadar haklısınız, ben de çok severek
dinlediğimden değil de, dedi ve birkaç dakika aradan
geçmeden Türk müziği çalmaya başladı.
Büyükşehir insanının “ziyaretgâhı” hâline gelmiş çokkatlı
alışveriş merkezlerinin hangisine gittiysem, yabancı
sermayenin memleketimdeki hâkimiyeti kadar yabancı dillerin,
Türkçe konuşulan toprakladaki istilasını gözlerimle gördüm.
Memleket insanını iyi gözlemleyen bir arkadaşı dinliyorum:
Eskiden muhafazakâr kesim diğerline kıyasla Türkçe ve
benzeri konularda daha duyarlı olurlardı. Şimdi ise, imkânı
olan herkes çocuğunu İngilizce tedrisat yapan okullara verme
yarışındalar.
Gelişen, hızla kalkınırken vatandaşının da anlaşılan odur
ki, başı dönen, komşunun komşuyla, akrabanın akrabayla,
arkadaşın arkadaşla nefes nefese zengin olma, mülk edinme,
araba sahibi olma yarışına girdiği memleketimde, bizden,
kendimizden birşeyleri de aynı hızla kaybetmiyor muyuz?
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Memleketin
İki Yüzü
İn
Davanın Sırtından...
Türkiye’nin
Büyük Çatısı veya Cihanşümul Devlet Tasavvuru
Ebuzer
Üzerinden Kimlik Arayışı
Türkçe
Varsa Biz de Varız
Büyük
İnsan
İnsanlığa
Yön Veren Nesiller
Bugünkü
ve Yarınki Toplumlar
Bu
Sesi Duy Türkiye:
Kızgın ve Kırgın Nesiller
Kültürel
Ayrımcılık
İstikbale
Giden Yol Haritamız
Niçin
Öldürüyorlar...
Büyüsü
Bozulan Batı
Yorgun
Adam
Medeniyet
Ülküsü (2)
Medeniyet
Ülküsü
Batı
ve Batılı Değerler Tükenirken...
Benden
Alkış Bekleme
Güvercinin
Aşkı ve Karganın Leşi (3)
Güvercinin Aşkı ve Karganın
Leşi (2)
Güvercinin
Aşkı ve Karganın Leşi
Hakikat
Çıplak!
Benim
Farkım, Sesli Düşünmektir
Hâkim
Medeniyetin Hâkimiyeti
Gençlik
Liderini Arıyor
Siyaseten
ve Hakikaten Batı Avrupa Türkleri
Müslümanın
Dirilişi
İnandığınız
gibi misiniz, yoksa Yaşadığınız gibi mi?
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek (3)
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek (2)
Dostlar
veya Muhsin Ceylan
Global
Düşünebilmek, İnanabilmek ve Yaşayabilmek
SAYFA
BASI
|