A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BAKIŞ

               Mahmut Aşkar

 

askar@turkpartner.de



Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 21.30

"türkshow'da"


Hüseyinleşmek

Bizim durumumuz; varlık içinde darlık çekenlere veya sahip olduğu varlığın kıymetini bilmediği, onu değerlendiremediği için gözü hep başkalarının elinde olan dilenci ruhlulara benzer. Avam bazı olayları yaşar ve yaşatır ama izahını yapamaz. Aydın, onların niçin ve nedenlerini araştırır, hadiselerden ders çıkartır, ibret alınmasına zemin hazırlar. Türk kamuoyunda kendisiyle yüzleşmeye doğru bir hareketlenmenin her sene biraz artarak gerçekleştiğini gördükçe ümitleniyorum. İslâm tarihinde bazı hadiseler vardır ki, onlar çok yüksek bir entellektüel seviyede incelenmesi, yorumlanması gereken konulardır. Bu düzeydeki hadiselerden birisi de, hiç şüphesiz Kerbela Faciası’dır. Sadece hangi mezhepten olursa olsun, az veya çok inanan bütün mülümanları değil, insanlığın tamamını da çok yakından alakadar eden bir hadisedir Kerbela. Aşura günü olan 10 Muharrem’e, Hz Adem’den başlayan insanlık/dinler tarihinde pek çok olay atfedilir. Bunların hepsi rivayet ama Kerbela bir hakikattır! Bizim işimiz, rivayetlerden sıyrılıp hakikatlara yönelmektir.

Hz. Hüseyin’in Kerbela’da 72 yareniyle birlikte 10 Muharrem günü (Aşura) şehit edilişinin 1368. yıldönümü münasebetiyle akıtılan gözyaşlarına paralel olarak aydınlarımızın az bir kesiminde de olsa, akıttıkları göz nuruna bir nebze de bizden olması ümidiyle bu yazıyı kaleme aldık: Hadiseyi hissiyattan uzak, biraz geriden alarak, özetin özeti diyebileceğimiz sınırlı bir değerlendirmeyle sizlerle paylaşmaya çalışacağız. Kerbela sadece bir insanlık trajedisi değil, birçok yönüyle günümüzün insani ve islami meselelerinin önünü açacak, ışık tutacak, çözümünde kilit rol oynayabilecek özelliklere sahiptir. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde bu istikamette beyin kapasitemizi sonuna kadar zorlayacağız.

Kabile Zihniyeti
Ebu Sufyan, Ebu Cehil ve Ahnes birbirinden habersiz, gece vakti Hz. Peygamber’i evinde namaz kılarken ve Kuran okurken gizlice dinlemeye koyulur ve tan yeri ağarmaya başlayınca saklandıkları yerden ayrılarak yola koyulduklarında karşı karşıya gelirler. Bu yaptıklarından dolayı birbirine sitem eder, ayak takımının bunu duymasından çekinerek bir daha yapmama kararı almalarına rağmen, bu eylemlerini birkaç gece tekrar ettikten sonra aralarında durum değerlendirmesi yaparlar: Biz ve Abd-i Menaf Oğulları şerefi paylaşamadık, onlar yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar ziyafet verdi, biz de verdik... Ne yaptılarsa, yaptık. Artık at başı beraber olmuştuk. İşte o zaman; bizden kendisine gökten vahiy gelen bir peygamber var, dediler. Bizim buna erişmemiz imkânsız. Vallahi onların peygamberine asla inanmayız, onu tasdik etmeyiz. (1)

Bilindiği gibi, Abd-i Menaf Oğulları, Hz. Peygamber’in mensup olduğu kabilenin adıdır. Her konuda bu kabileyle yarış edebildikleri halde iş, kendisine gökten vahiy gelen bir peygambere gelip dayanınca, Ebu Cehiller ve Ebu Sufyanların dahil oldukları Kureyş kabilesinin rekabet gücü burada bitiyor ama asıl mücadele de bundan sonra başlıyordu. Mekke’yi Allah’ın Son Elçisi ve yakınındaki müslümanlara dar eden bu güruh yüzünden Medine’ye Hicret olayı gerçekleşmiştir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye (müslüman olarak), Hz. Ömer zamanında Şam valiliğine tayin edilmişti. Hz. Ali halife olduktan sonra Muaviye’nin yerine Sehl bin Huneyf’i Şam valiliğine tayin eder. Muaviye, Hicri 36 senesinde Hz. Ali’nin görevlendirdiği bu yeni valiye, kendisine bağlı askerlerle karşılık verir ve bundan sonra da Hz. Ali’nin tayin ettiği hiçbir vali Şam’a giremez. (2)

“Hz. Ali haklıydı, Muaviye de...”
Halife olan Hz. Ali ile devlet başkanı/halifesine karşı isyan bayrağını çeken Şam Valisi Muaviye arasındaki mücadele Sıffiyn Savaşı’nda doruk noktasına ulaşır ve bunun akabindeki gelişmeler İslâm tarihinde yeni bir kargaşanın, husumetin ve zihin bulanıklığının da başlangıcıdır. Hz. Ali’den sonra cebren ve hileyle halifeliği ele geçiren Muaviye devrinde Hz. Ali’ye cami minberlerinden lanet yağdırılmaya başlandı. (3)

Kim söylerse söylesin; “Ali haklıydı, Muaviye de haksız değildi” türünden trajikomik bir tesbit bana, Nasreddin Hoca’nın  meşhur “Sen haklısın, sen de haklısın”la neticelendirdiği  fıkrasını hatırlatıyor. Gaye, taraflardan birine sempati diğerine antipati duymak değil. Gaye, haktan yana olmak, hakkı teslim etmektir. Şayet Hz. Ali haklı, Muaviye de haksız değilse; o zaman ortada hak da yoktur. Başka bir ifadeyle; bir hiç uğruna (!) bunca kan dökülmüştür. Eğer gerçekten bazıları için böyle bir sonuca varılıyorsa, Hz. Ali ile Muaviye aynı kefeye konulmaktadır ki, hakkaniyet normlarının altüst olduğu, tek yönlü istikametimizin çatallaştığı yer burasıdır. Onun ötesinde, “Ben ilmin bahçesi, Ali kapısıdır” mealindeki Hz. Peygamber’in sözünün de bir hükmü, geçerliliği, inandırıcılığı (haşa..) kalmıyor. Efendim, Muaviye de sahabiden olduğu için onlara dil uzatmak bize düşmezmiş.... Peki bize düşmezse kime düşer bu görev?... Batılı araştırmacılara mı?..

Yukarıdaki teşhisi bir arkadaşımdan duyduğumda içimden, bu kadarı da olamaz, en azından bunu senden duymamalıydım, diyecektim ki, vaziyeti anlayan arkadaş kendini hemen savunmaya geçti: Bu benim değil Üstad’ın (N. Fazıl Kısakürek) sözüdür, dedi. Ahmet Turan Alkan, N. F. Kısakürek’in “Doğru Yolun Sapık Kolları-Arınma Çağında İslam” adlı kitabında, büyük bir din aliminin sahabiyi şöyle tarif ettiğini nakleder: Velinin ve sonraki ümmetin en büyüğü, sahabinin en küçüğünün bindiği atın burnundaki toz zerresinden daha aşağı derecededir (4)”. Bu basmakalıp, ezberci, nakilci, statükocu zihniyet; asırlardan beri beynimizi cendereye alan, ufkumuzu daraltan ve karartan zihniyettir. Bizim en büyüğümüz  sahabinin en küçüğünün bindiği atın burnundaki toz bile olamayacaksa ve bunu inanarak nakleden de N. Fazıl Kısakürek ise... Vay halimize! Biz bir hiçmişiz demekki.. Muaviye’yi eleştirmek mi?.. “Ve ardından bir ‘peygamber buyruğu’ referansı ile tartışma sona erdirilir: Ben her günaha şefaat ederim; ille sahabilerime dil uzatanlara etmem. (5)”. Bu statükocu din anlayışına göre Muaviye de sahabidendir; öyleyse dokunulmazlık zırhına girmiş ve o da İslam’a ve dolayısıyla müslümanlara yaptığı bunca tahribata, haksız yere, saltanat uğruna döktüğü bunca kana rağmen cennetle müjdelenenlerdendir (!).

Hz. Ali ile Muaviye arasınada başgösteren olaylar doğru anlaşılmazsa, bir sonraki oğullararası çatışmada Yezid’e karşı Hz. Hüseyin’i, daha doğrusu onun misyonunu anlamakta zorluk çekilebilir.

(Devam edecek)

(1): Hz. Muhammed ve Hayatı, Diyanet İşleri Yayınları,  s.105
(2): Hilafetten Saltanata Emeviler Dönemi, Prof. Dr. İhsan Sureyya Sırma, s. 21
(3): Hilafet ve Saltanat, Eb’ul-A’la El-Mevdudi, s. 218
(4): Türkiye Günlüğü, 72/2003
(5): A. Turan Alkan, a.g.e


 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

Dinamiklerimizi Dinamitlemek
Treni Yine Kaçırdık
Görmemişin Oğlu
Aşk Medeniyeti
Türk Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl Bir Türkiye?
Bölünen Benim, Memleket Değil!
Yeni Bir Dönem Başlarken
Savunma Hattındaki Türkler
 

   
SAYFA BASI
Mahmut Aşkar
Hüseyinleşmek
Yakup Yurt
Sisli havada siyaset
Muhsin Ceylan
Nesneleştirilen Öznelerden biri Marco…
Nuran Yelkenci
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
Orhan Aras
Bir Türk Alpereni: İbrahim Bozyel
Ozan Yusuf Polatoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Ayten Kılıçarslan
Almanya ‘artık vatan’ mı?
S. Semih Sedef
Yitik hayatlar...
İbrahim Selamet
Zincirden kolyeler
Hidayet Kayaalp
Mumla eriyen umutlar
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
M. Ali Aladağ
Alman Medyasındaki İslam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Haldun Çancı
Gizlenen Gerçek Atatürkçülük ve Savunucularına Ödettirilen Bedeller
Hasan Kayıhan
Bizim "Diaspora" Show
Ali Kılıçarslan
Oy hakkı sözü ne oldu?
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Gelin TV kanallarımızın son durumunu birlikte irdeleyelim
İsmail Altıntaş
Diaspora ve Kimlik
Osman Seçmez
Hayatın gerçek adı: SU
Şefik Kantar
Papa radikallere koz verdi
Fikret Ekin
Yine İnsan
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Türkiye'nin En Büyük Sorununa Cevap
Prof. Dr. Berhan Yılmaz
Peygamberi Doğru Anlamak
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Şiddet ve Eğitim Sitemimiz 1
Sebahattin Çelebi
Şimdi....
Veli Kalli
Sorunumuz Kuş Gribi Değil
Mustafa Can
Bayram Gelince Bir Şeyler Olur Bana Canım....
İsmail Tüysüz
”Avrupa’nın Anası Anadolu” Konferansına İlgi Büyüktü
Erhan Türbedar
Kosova’ya İki Yeni Bakanlık Devrediliyor (?)
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Yakup Tufan
Fransa’nın İmajı
Betül Parlar
Hey du...
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Dr. Nebil Bozdoğan
Kozmetik cilt tedavisi amaçlı lazer uygulamaları
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç