|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Divan Sohbetleri
Her Pazar
Saat: 21.30
"türkshow'da"
Hüseyinleşmek
Bizim durumumuz; varlık içinde
darlık çekenlere veya sahip olduğu varlığın kıymetini
bilmediği, onu değerlendiremediği için gözü hep başkalarının
elinde olan dilenci ruhlulara benzer. Avam bazı olayları
yaşar ve yaşatır ama izahını yapamaz. Aydın, onların niçin
ve nedenlerini araştırır, hadiselerden ders çıkartır, ibret
alınmasına zemin hazırlar. Türk kamuoyunda kendisiyle
yüzleşmeye doğru bir hareketlenmenin her sene biraz artarak
gerçekleştiğini gördükçe ümitleniyorum. İslâm tarihinde bazı
hadiseler vardır ki, onlar çok yüksek bir entellektüel
seviyede incelenmesi, yorumlanması gereken konulardır. Bu
düzeydeki hadiselerden birisi de, hiç şüphesiz Kerbela
Faciası’dır. Sadece hangi mezhepten olursa olsun, az veya
çok inanan bütün mülümanları değil, insanlığın tamamını da
çok yakından alakadar eden bir hadisedir Kerbela. Aşura günü
olan 10 Muharrem’e, Hz Adem’den başlayan insanlık/dinler
tarihinde pek çok olay atfedilir. Bunların hepsi rivayet ama
Kerbela bir hakikattır! Bizim işimiz, rivayetlerden sıyrılıp
hakikatlara yönelmektir.
Hz. Hüseyin’in Kerbela’da 72 yareniyle birlikte 10 Muharrem
günü (Aşura) şehit edilişinin 1368. yıldönümü münasebetiyle
akıtılan gözyaşlarına paralel olarak aydınlarımızın az bir
kesiminde de olsa, akıttıkları göz nuruna bir nebze de
bizden olması ümidiyle bu yazıyı kaleme aldık: Hadiseyi
hissiyattan uzak, biraz geriden alarak, özetin özeti
diyebileceğimiz sınırlı bir değerlendirmeyle sizlerle
paylaşmaya çalışacağız. Kerbela sadece bir insanlık
trajedisi değil, birçok yönüyle günümüzün insani ve islami
meselelerinin önünü açacak, ışık tutacak, çözümünde kilit
rol oynayabilecek özelliklere sahiptir. Yazımızın ilerleyen
bölümlerinde bu istikamette beyin kapasitemizi sonuna kadar
zorlayacağız.
Kabile Zihniyeti
Ebu Sufyan, Ebu Cehil ve Ahnes birbirinden habersiz,
gece vakti Hz. Peygamber’i evinde namaz kılarken ve Kuran
okurken gizlice dinlemeye koyulur ve tan yeri ağarmaya
başlayınca saklandıkları yerden ayrılarak yola
koyulduklarında karşı karşıya gelirler. Bu yaptıklarından
dolayı birbirine sitem eder, ayak takımının bunu duymasından
çekinerek bir daha yapmama kararı almalarına rağmen, bu
eylemlerini birkaç gece tekrar ettikten sonra aralarında
durum değerlendirmesi yaparlar: Biz ve Abd-i Menaf Oğulları
şerefi paylaşamadık, onlar yedirdiler, biz de yedirdik.
Onlar ziyafet verdi, biz de verdik... Ne yaptılarsa, yaptık.
Artık at başı beraber olmuştuk. İşte o zaman; bizden
kendisine gökten vahiy gelen bir peygamber var, dediler.
Bizim buna erişmemiz imkânsız. Vallahi onların peygamberine
asla inanmayız, onu tasdik etmeyiz. (1)
Bilindiği gibi, Abd-i Menaf Oğulları, Hz. Peygamber’in
mensup olduğu kabilenin adıdır. Her konuda bu kabileyle
yarış edebildikleri halde iş, kendisine gökten vahiy gelen
bir peygambere gelip dayanınca, Ebu Cehiller ve Ebu
Sufyanların dahil oldukları Kureyş kabilesinin rekabet gücü
burada bitiyor ama asıl mücadele de bundan sonra başlıyordu.
Mekke’yi Allah’ın Son Elçisi ve yakınındaki müslümanlara dar
eden bu güruh yüzünden Medine’ye Hicret olayı
gerçekleşmiştir.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Ebu Sufyan’ın oğlu
Muaviye (müslüman olarak), Hz. Ömer zamanında Şam valiliğine
tayin edilmişti. Hz. Ali halife olduktan sonra Muaviye’nin
yerine Sehl bin Huneyf’i Şam valiliğine tayin eder. Muaviye,
Hicri 36 senesinde Hz. Ali’nin görevlendirdiği bu yeni
valiye, kendisine bağlı askerlerle karşılık verir ve bundan
sonra da Hz. Ali’nin tayin ettiği hiçbir vali Şam’a giremez.
(2)
“Hz. Ali haklıydı, Muaviye de...”
Halife olan Hz. Ali ile devlet başkanı/halifesine karşı
isyan bayrağını çeken Şam Valisi Muaviye arasındaki mücadele
Sıffiyn Savaşı’nda doruk noktasına ulaşır ve bunun
akabindeki gelişmeler İslâm tarihinde yeni bir kargaşanın,
husumetin ve zihin bulanıklığının da başlangıcıdır. Hz.
Ali’den sonra cebren ve hileyle halifeliği ele geçiren
Muaviye devrinde Hz. Ali’ye cami minberlerinden lanet
yağdırılmaya başlandı. (3)
Kim söylerse söylesin; “Ali haklıydı, Muaviye de haksız
değildi” türünden trajikomik bir tesbit bana, Nasreddin
Hoca’nın meşhur “Sen haklısın, sen de haklısın”la
neticelendirdiği fıkrasını hatırlatıyor. Gaye, taraflardan
birine sempati diğerine antipati duymak değil. Gaye, haktan
yana olmak, hakkı teslim etmektir. Şayet Hz. Ali haklı,
Muaviye de haksız değilse; o zaman ortada hak da yoktur.
Başka bir ifadeyle; bir hiç uğruna (!) bunca kan
dökülmüştür. Eğer gerçekten bazıları için böyle bir sonuca
varılıyorsa, Hz. Ali ile Muaviye aynı kefeye konulmaktadır
ki, hakkaniyet normlarının altüst olduğu, tek yönlü
istikametimizin çatallaştığı yer burasıdır. Onun ötesinde,
“Ben ilmin bahçesi, Ali kapısıdır” mealindeki Hz.
Peygamber’in sözünün de bir hükmü, geçerliliği,
inandırıcılığı (haşa..) kalmıyor. Efendim, Muaviye de
sahabiden olduğu için onlara dil uzatmak bize düşmezmiş....
Peki bize düşmezse kime düşer bu görev?... Batılı
araştırmacılara mı?..
Yukarıdaki teşhisi bir arkadaşımdan duyduğumda içimden, bu
kadarı da olamaz, en azından bunu senden duymamalıydım,
diyecektim ki, vaziyeti anlayan arkadaş kendini hemen
savunmaya geçti: Bu benim değil Üstad’ın (N. Fazıl
Kısakürek) sözüdür, dedi. Ahmet Turan Alkan, N. F.
Kısakürek’in “Doğru Yolun Sapık Kolları-Arınma Çağında
İslam” adlı kitabında, büyük bir din aliminin sahabiyi şöyle
tarif ettiğini nakleder: Velinin ve sonraki ümmetin en
büyüğü, sahabinin en küçüğünün bindiği atın burnundaki toz
zerresinden daha aşağı derecededir (4)”. Bu basmakalıp,
ezberci, nakilci, statükocu zihniyet; asırlardan beri
beynimizi cendereye alan, ufkumuzu daraltan ve karartan
zihniyettir. Bizim en büyüğümüz sahabinin en küçüğünün
bindiği atın burnundaki toz bile olamayacaksa ve bunu
inanarak nakleden de N. Fazıl Kısakürek ise... Vay halimize!
Biz bir hiçmişiz demekki.. Muaviye’yi eleştirmek mi?.. “Ve
ardından bir ‘peygamber buyruğu’ referansı ile tartışma sona
erdirilir: Ben her günaha şefaat ederim; ille sahabilerime
dil uzatanlara etmem. (5)”. Bu statükocu din anlayışına göre
Muaviye de sahabidendir; öyleyse dokunulmazlık zırhına
girmiş ve o da İslam’a ve dolayısıyla müslümanlara yaptığı
bunca tahribata, haksız yere, saltanat uğruna döktüğü bunca
kana rağmen cennetle müjdelenenlerdendir (!).
Hz. Ali ile Muaviye arasınada başgösteren olaylar doğru
anlaşılmazsa, bir sonraki oğullararası çatışmada Yezid’e
karşı Hz. Hüseyin’i, daha doğrusu onun misyonunu anlamakta
zorluk çekilebilir.
(Devam edecek)
(1): Hz. Muhammed ve Hayatı, Diyanet İşleri Yayınları,
s.105
(2): Hilafetten Saltanata Emeviler Dönemi, Prof. Dr. İhsan
Sureyya Sırma, s. 21
(3):
Hilafet ve Saltanat, Eb’ul-A’la El-Mevdudi, s. 218
(4): Türkiye Günlüğü, 72/2003
(5): A. Turan Alkan, a.g.e
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|