|

Türklerarası Kültürel Çatışma
Gelişmeler değişimleri beraberinde getirir.
Siz buna; değişimler gelişmeleri beraberinde getirir deseniz
yine de doğrudur. Keşifler, icadlar, düşünce hayatında zaman
zaman toplumun kültürel dinamiklerini sarsan siyasî-idolojik
akımlar, gelişim veya değişimin esasını teşkil eden
unsurlardır. Hâlâ ilkelliğini devam ettiren toplumların
dışında dünyadaki gelişmelerden olumlu veya olumsuz
etkilenmeyen kalmadı. Özellikle geride bıraktığımız yüzyılda
çok büyük beşerî-siyasî çalkantılar yaşandı. Yıkılan
imparatorlukların yerine kurulan yeni devletler gibi
devrilen taht-taç sahibi kral, padişah veya imparatorların
yerine değişik sıfatlarla geçenler despotlar, diktatörler de
20. yüzılda rejimleriyle birlikte teker teker yıkıldılar.
Gelişmeleri yakalamak, değişime intibak etmek adına
kendisiyle ihtilafa düşen, kendi içinde şiddetli kültürel
çatışmalar yaşayan milletlerin başında Türkler gelmektedir.
Bu süreci bizimle başlatan milletlerde sular duruldu,
yanlışlar düzeltildi, hatalardan ders çıkarılarak yurtta
sulh sağlanırken, bizim herşeyimiz gibi “yurtta sulh”umuz da
sadece nutuklarda slogan olarak kaldı. Gaspedilen
vatandaşlık, insanlık ve demokratik hakların, yasaklanan
düşüncelerin, istismar edilen ulvî duyguların mücadelesi
yarım asırlık gecikmeyle şimdi verilmektedir. Örnek
aldığımız ülkeler ise hemen 2. Dünya Savaşı’nın akabinde
demokratik sistemlerindeki son önemli eksiklikleri giderme
gayretini başlatarak şeffaflaştılar. O ülkeler ki, 1. Dünya
Savaşı sonrası oluşan şartları, 2. Dünya Savaşı’ndan hemen
sonra geçersiz kıldıkları gibi, en son savaş öncesi ve
esnasında meydana gelen şartları da bütün yönleriyle sil
baştan yeniden şekillendirdiler. Ve nihayet yeni bir Üçüncü
Binyıl’a girmeden önce “Demirperde”nin düşmesiyle hem 1. hem
de 2. Dünya Savaşı’nın oluşturduğu özel şartlar (Komünizm,
Faşizm ve benzeri rejimler) liderleri ve kahramanlarıyla
birlikte sadece tarih sayfalarında kaldılar.
Biz de ise, 1. Dünya Savaşı’nın oluşturduğu özel şartların
neticesinde temeli atılan, çerçevesi belirlenen Cumhuriyet
rejimimiz, ilk günkü gibi algılanmakta yani askerî bir irade
ve disiplinle “korunmak” ve kollanmak”tadır. Dün olduğu gibi
bugün de, sağcılığımıza, solculuğumuza, müslümanlığımıza ve
vatanseverliğimize bu irade karar verir(di). Daha doğrusu bu
selahiyeti kendinde görür ve kimseyle de paylaşmaz. İş bu
“paylaşma” noktasına geldiğinde Türkiye’de önce muhtıralar
verilir daha sonra ihtilaller, darbeler olur(du). Her iki
cümledeki zaman belirleme kararsızlığımız, bizden değil,
tankların gölgesındeki Türk usûlu demokrasimizden
kaynaklanmaktadır. Cümleyi “verirdi” ve “olurdu” ile
bitirmek için müdahale tehlikesinin Türkiye gündeminden
düşmesi ve “değişmem”, “değiştirmem” inadından vazgeçilmesi
lâzım.
Burada “değişim”den kastımız, kendine ters düşen, kendini
inkâr mânâsında bir değişim elbetteki olamaz. Küreselleşen
dünyaya paralel olarak toplumların ekonomik, sosyal ve
kültürel hayatlarında da isteristemez değişilikler meydana
gelir. Siz fert veya toplum olarak bu gelişmenin karşısında
olsanız da bu değişim süreci kendi seyrinde devam edecek ve
değişime tedbirsiz kafa tutan siz bundan zaralı çıkacak,
gelişmelerin gerisinde kalmanızdan dolayı kaybeden taraf
olmaktan kurtulamayacaksınız. Türkiye’de hâkim zihniyet,
hâlâ 1. Dünya Savaşı şartlarının şekillendirdiği millî ruh
hâlimizin globallaşan dünya gerçeklerine rağmen devamında ve
konservelenmiş resmî idolojinin temsilinde direnmeğe devam
ediyor. Sadece kendisi dirense, sınırlı ve kontrollü bir
zararla işin içinden ülke olarak sıyrılacağız ama; temsil
ettiği mevki ve toplum içindeki etkileme alanı hesaba
katıldığında, zaman zaman işin, zaten ağır-aksak yürüyen
sistemi kilitleme noktasına kadar götürüldüğünü Türkiye
vatandaşı herkes bilmektedir.
Bizim gibi köklü bir geçmişe sahip hiçbir millette
görülmeyecek derecede radikal değişimleri gereçekleştirmiş,
siyasî olduğu kadar medeniyet değişikliğini de hedeflemiş
kültürel hareketin bugünkü (kendilerine göre) yegane
temsilcileri, değişmem ve değiştirtmem noktasında skolastik
düşüncenin de “laik” kanattaki tipik temsilcilerdirler.
Değişmem ve değiştirtmem diyenler, sol cenahta olduğu kadar,
Ülkücü ve Millî Görüş hareketi içinde de hep suyun başını
tutanlar olduğundan, diğerlerine yol göründü. Bunun neticesi
ise, herkesin görebeliceği kadar ortada ve aşikârdır:
Zaten son yıllarda gündemde olan dünya ölçekli bir kültürler
çatışmasından çok daha önce millî bünyemizde 1920’lerden
itibaren başgösteren siyasî kamplaşmamızın temelinde farklı
değer yargıları yatmaktadır. Hiç şüphe yok ki, bu fikri
ayrılığımızın şiddet ve derecesi İslamiyet’le doğrudan
bağlantılıdır. Bu husuta daha çok şey yazılıp konuşulmaya
devam edecek, sahasında uzman kişilerin mutlaka değerli
tesbit ve görüşlerinden istifade edeceğiz amma; İstiklâl
Marşı’nı sahiplenip de Mehmet Akif’i dışlayan bir resmî
tavır, devlet anlayışı galiba Cumhuriyet’in ilk yıllarından
bugünlere kadar büyüyerek gelen meseleyi anlatmak ve anlamak
isteyenlerin işini kolaylaştırıyor.
(Konuya devam edeceğiz.)
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Türklerarası
Kültürel Çatışma
Ülkemin
Deve Kuşları
Batı’yı
Okuyup Doğu’yu Anlamak
Emin
Marketin Yahyası
Çarpıtılan,
Kirletilen Değerler
Ahlâk
Kirlenmesi
Göç
Sürecinde Kültürel Kimliğin Oluşumu
Türk
Olmasın da....
İslâm’ı
Avrupalılaştırmak ya da...
Seçkinler
ve Halk
Hüseyinleşmek
(3):
Haktan ve Halktan Yana Olmak
Hüseyinleşmek
(2):
Hayatın İki Tezatı
Hüseyinleşmek
Dinamiklerimizi
Dinamitlemek
Treni
Yine Kaçırdık
Görmemişin
Oğlu
Aşk
Medeniyeti
Türk
Olabilmek ve Türk Kalabilmek
Nasıl
Bir Türkiye?
Bölünen
Benim, Memleket Değil!
Yeni
Bir Dönem Başlarken
Savunma
Hattındaki Türkler
SAYFA
BASI
|