|
SPD’li
Bülent Güven ile Söyleşi
“Bütün
hesaplar Türkiye’ye göre idi, kimse uzun vadeli, buraya
yönelik bir şey planlamıyordu.
Alman siyasilerinin bu arada Otto Schily’nin kafasındaki
model yabancıların asimile olmaları. Otto
Schily bunu açık açık da söyledi, “en iyi
entegrasyon asimilasyondur” diye.
Farklılık bir toplumun geleceği için bir
tehtid de değil, tam aksine olumlu bir durum. Amerika
bunun en iyi örneği. Almanların ve tabii
politikacıların bu konularda artık biraz geniş ufuklu
olmaları gerekiyor.
Amerikan örneğine baktığımız zaman
bizim azınlıklar olarak bir şeyin kararını
vermek zorundayız; Avrupanın zencileri mi olacağız,
yoksa Musevileri
mi?
Mesela kırk yılı aşkın bir süredir
burada yaşamamıza rağmen, burada bizim
dertlerimizi anlatacak ve bizim için gerektiği zaman
komuoyu oluşturabilecek elitlerimizi de yetiştiremedik.
Hem göçmenlerin hem de Almanların ciddi bir zihniyet
devrimine ihtiyacı var.”
Mahmut
Aşkar:
Bülent
Bey, epey zamandan beri devam ettirdiğimiz söyleşilerin
ilk ve değişmez sorusu, şahsın kendisini
tanıtımıyla ilgilidir. Siz de özet olarak
kendinizi Turkpartner okuyucularına tanıtır mısınız?
Bülent Güven kimdir, nelerle meşguldür?
Bülent
Güven: Sevgili
Mahmut Bey, öncelikle şahsıma göstermiş
olduğunuz ilgiden dolayı teşekkür ediyorum. Ben
Türkiye’de, memleketim olan Erzurum’da doğdum.
İlk defa 1977 yılında,
yani 7 yaşında
Almanya’ya geldim. O tarihten itibaren de Türkiye’deki
üç
yıllık
eğitim
hayatım
ve Amerikada’ki dil eğitimim
hariç,
hep Almanya’da yaşadım.
Türkiye’deki üç
yıllık
eğitim
hayatımın
dışında
tüm eğitimimi
Almanya’da Hamburg’da tamamladım.
Hamburg’da siyaset bilimi, ekonomi ve sosyoloji okudum.
Okuldan sonra siyasi faaliyetlerimin dışında
genelde marketing alanında
değişik
şirketlerde
çalıştım.
Şu an ise orta ölçekli
bir şirketin
yöneticiliğini
yapıyorum.
Mahmut
Aşkar: Buralarda
doğup büyüyen veya sizin gibi çok küçük yaşlarda
şu veya bu sebepten yurt dışına çıkan
genç insanlarımızda çok nadir gördüğüm
bir özelliği sizde tesbit ettim: Düzgün bir Türkçe’nizle
beraber milli kimliğinizi de muhafaza ederek yetişmiş
bir insansınız. Bu noktaya gelişinizde
ailenizin mi katkısı oldu, yoksa kendi
gayretlerinizle mi yetiştiniz?
Bülent
Güven:
Her
ikisi de, hem ailemin, hem de kendi katkımın şu
anki konumumda etkisi var. Erzurumlu muhafazakâr bir
aileden geliyorum,
bu durum tabii benim şahsiyetimin oluşmasında
önemli bir etkiye sahip. Fakat ileriki yıllarda, özellikle
öğrencilik dönemimde Türkiye’ye olan ilgim arttı
ve bu ilgi sonucu haliyle Türk litaretürü ile de fazla meşgul
oldum. Artı benim gençlik ve öğrencilik dönemimde
Avrupa’da yaşayan Türklerin ilgisi Türkiye’ye
daha fazla idi, bunun sonucu olarak o dönemde Almanya’ya
çok sayıda fikir ve düşünce insanı da
geliyordu, buradaki Türk dernekleri vasıtası ile.
Bu insanlar ile bire bir temasında
üzerimde olumlu etkisi oldu.
Mahmut
Aşkar:
Hamburg
gibi bir metropolde SPD’nin yönetim kurulu üyesisiniz.
Son genel seçimlerde Başbakan Schröder’in
Hamburg’daki seçim propagandasında önemli görevler
üstlendiniz. Türk kökenli bir Alman vatandaşı
olarak hangi gayelerle bu partiye girdiniz? Bir tarafta
sizin gibi kök kültürünü muhafaza eden, diğer
tarafta da sosyal demokrat bir Alman siyasi partisinde aktif
görevler üstlenen bir insan için parti içindeki sizi
kabullenme noktasında zorluklar yaşıyor
musunuz?
Bülent Güven: Siyasete ilgim aslında her zaman var idi. Fakat burada doksanlı
yılların başına
kadar ben de Türklerin burada kalıcı olmayacağını
düşünüyordum, o yüzden de burada siyasete girmeyi pek düşünmüyordum. Fakat zamanla bu düşüncem diğişti,
kendimden de yola çıkarak, Türklerin artık
burada kalıcı olduklarına inandım. Bu yüzden
de burada yaşayan Türklerin
her alanda etkin olmaları gerektiğini düşündüm. Siyasete de bu düşüncelerle
başladım.
Partiye girdikten sonra gözlemim; Almanların, buna
siyasetciler de dahil, Türkleri ve Türklerin sorunlarını
tanımadığı yönündeydi. Bu açığı kapatmak
için parti içinde yeni bir yapılanmaya gidilmesi gereğini gördüm. Bundan dolayı parti içinde, Hamburg’da „Türk Alman Forumu“ diye bir çalışma gurubu kurduk. Bu Forum ile amacımız parti yetkililerine hem Türkleri daha iyi tanıtmak, hem de partiyi Türklerin sorunları hakkında daha duyarlı hale getirmek idi. Bu amaca nisbeten ulaştığımızı düşünüyorum, ideal anlamda
olmazsa bile. Bu faaliyetlerdeki ikinci amacımız ise, Türklerin de
ilgisini buradaki siyasete çekmekdi. Burada yaşayan Türkler sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, geçmişte hep Türkiye eksenli
siyaset yaptılar. Almanya’da x adlı kuruluş, Türkiyedeki
x adlı partinin buradaki
temsilciliğini yapıyordu. Bütün hesaplar Türkiye’ye göre idi,
kimse uzun vadeli buraya yönelik bir şey planlamıyordu. Bu nedenden dolayı da artık burada kalıcı olan Türklerin siyasi ilgilerinin de buraya yönelik olması gerekiyordu. Bizim burada seçmen olarak ciddiye alınmamız sadece burada oy hakkına sahip olmamızla olmuyor. Aynı zamanda o hakkı kullanmakla oluyor, bu da ancak buradaki siyasete ilgi duymanız ile ilgilidir. Dolayısı ile bu hedefe yönelik çalışmalarımız ile de nisbeten en azından Hamburg’da bazı sonuclar alabildik. Parti içinde bizi kabullenmeleri ile ilgili olarak şunu söyleyebilirim; bize kimse kucağını açmadı, bağrına basmak için, siyasette zaten böyle bir şey normal şartlarda da olmaz. Fakat ilk
baştan mesafeli duranlar da
zamanla alıştılar. Ama bu alanda kat etmemiz gereken bazı mesafeler daha var.
Mahmut Aşkar: Her Allah’ın günü gerek
buradaki Türkler ve gerekse Türkiye ile ilgili olumsuz
gelişmelere şahit olmaktayız. Türk düşmanlığıyla
özdeşleşen yabancı düşmanlığı,
cami baskınları, uyum (entegrasyon) meselesi, çifte
vatandaşlık, Ermeni meselesi, Türkiye’nin AB
tam üyeliği gibi bizi doğrudan ilgilendiren birçok
konuda sıkıntılarımız var. Hele
hele bir de Otto Schily gibi bir İçişleri Bakanımız
var ki, Almanya’daki müslüman azınlığın
dünyasını karartıyor. Koalisyon hükümetinin
en büyük partisi olan SPD içindeki partili arkadaşlarınızla
bunun gibi konularda durum değerlendirmesi yaptığınızda,
nasıl bir intibaya sahip oluyorsunuz; izlenimlerinizi
bizimle paylaşır mısınız?
Bülent
Güven: Şimdi bu konuda genel olarak şunu
bilmek lazım; Almanya bir İngiltere, Fransa ve
Hollanda gibi ülkelerden farklı olarak ilk defa kendi
kültüründen farklı insanlarla 1960 ların başında
buraya gelen göçmen işçiler
dolayısı ile bir arada yaşamaya başlamış. İngiltere gibi ülkelerin sömürge geçmişi olmalarından dolayı farklı kültürden insanlarla bir
arada nasıl yaşanırı Almanlardan daha iyi biliyorlar. Almanlar
1960`lardan önce ilk göçmen deneyimini 19 y.y. sonunda doğu Avrupa’dan özellikle Polanya’dan gelen insanlarla yaşamış. Fakat bu
insanların çoğunlukla katolik olmanlarından yani Almanların çoğu ile aynı mezhebi paylaşmalarından ve o zaman şimdiki gibi telefon, televiziyon gibi iletişim, araba ve uçak gibi ulaşım imkânları olmadığından dolayı asimile olmaları çok kolay oldu. Bugün bunların sadece soy isminden bu insanların dedelerinin doğu Avrupadan geldikleri anlaşılıyor. Alman siyasilerinin bu arada Otto Schily’nin kafasındaki model bu, yani yabancıların asimile olmaları. Otto Schily bunu açık açık da söyledi, “en iyi
entegrasyon asimilasyondur” diye. Fakat bugünün iletişim ve ulaşım şartlarında bu mümkün değil. Globalleşmenin ve
bireyselleşmenin oluşturduğu şartlar Almanlar’ın bile heterojen bir yapıya kavuşmasına vesile oldu. 1980`lerin başına kadar kitle partileri olan CDU/CSU ve SPD toplam
oyların yüzde 92- 93`ünü alırken, bugün bu iki parti toplam oyların sadece yüzde 70`ini alabiliyorlar. Bu durum Alman
toplumununda çeşitlendiğini, homojenliğini kayıp ettiğini gösteriyor. Artı, farklılık bir toplumun geleceği için bir tehtid de değil, tam aksine olumlu bir durum. Amerika bunun en iyi örneği. Almanların ve tabii politikacıların bu konularda artık biraz geniş ufuklu
olmaları gerekiyor. Birde 11 Eylül
olaylarından sonra İslâm adeta
bir güvenlik konusu oldu. İslâm hakkında görüşüne baş vurulan insalar genelde terör uzmanı olan kişiler. Oysa
sosyal bir duruma güvenlik gözlükleri ile bakarsanız sorunu anlayamazsınız. Maalesef Türkleri ve Müslümanları anlamada bulunduğumuz toplumda tasvir ettiğim türden problemler var. Umarım bu bakış açısı zamanla değişir.
Mahmut Aşkar: Bülent Bey, belli bir süre
Amerika’da (ABD) yaşamış bir insan olarak,
oradaki azınlıkların siyasi, sosyal, ve
ticari hayattaki yerleriyle, Almanya’daki Türk azınlığın
arasında bir kıyaslama yapar mısınız?
Bülent
Güven: Evet, özellikle Avrupalı Türkler
alarak Amerikadaki göçmenlerden öğreneceğimiz
çok şey var. Bir etnik gurubun çok kültürlü bir toplumda nasıl etkili veya etkisiz olabileceğini Amerika örneğinde çok iyi görebiliriz. Mesela orada toplumun yüzde 13 ünün zencilerden,
yüzde 12 sinin de Hispaniklerden, yani güney Amerkalılardan oluşmasına rağmen, Amerikan senatosunda yüzde 25 lik bu toplum kesimini temsilen ne
bir zenci, nede bir Hispanik kökenli bir senatör bulunuyor.
Oysa Amerika’da toplumun sadece yüzde 2,1 ini oluşturan
museviler ise yüz kişilik sento
da 11 kişi ile
temsil ediliyorlar. Yine zencilerin yüzde 13 lük oranlarına göre oy veren insanların arasındaki oranları yüzde 2 yi geçmez. Oysa Museviler 2,1 lik oranlarına karşılık, seçme haklarını ciddiye
aldıkaları için oy veren insanların arasındaki
oranları yüzde 4
e çıkıyor. İşte
Amerikan örneğine baktığımız zaman bizim azınlıklar
olarak bir şeyin kararını vermek zorundayız; Avrupanın zencilerimi olacağız, yoksa Musevileri mi?
Mahmut Aşkar: Sadece Almanya’da üç milyona yakın Türk kökenli
insanın yaşadığı tahmin
edilmektedir. Bu sayıya rağmen fazla bir varlık
gösteremiyoruz. Acaba yanlışımız ve
eksiğimiz nelerdir? Size göre AB içinde Türk veya Türk
kökenli azınlığın kendi varlığını
kabul ettirebilmesi için neler yapılabilir?
Bülent Güven:
Bu sorunuzun cevabı demin cevabını verdiğim soruda
yatmaktadır. Yani seçme seçilme hakkımızı ciddiye almamız lazım. Tabii bu işin
sadece bir boyutu. Mesela kırk yılı aşkın bir süredir burada yaşamamıza rağmen, burada bizim dertlerimizi anlatacak ve bizim için gerektiği zaman komuoyu oluşturabilicek
elitlerimizi de yetiştiremedik.
Örneğin tanınmış
Almanca yazan bir romancımız veya
gazetecimiz yok. Ya da Türkler konu olduğu tartışma
programlarında
genelde bizi anlatacak insanlarımız ya
yok, ya da davet edilmiyorlar. Aynı şey iş dünyası için
de geçerli.
Dolayısı ile bizim bu anlamda bir zihniyet devrimi geçirmemiz lazım. Fakat aynı şey Almanlar için de geçerli.
Onlar da artık bizim
göçmen
olarak bu topluma bir tehtid değil bir şans
olduğumuzu
anlamalılar.
Bugün Bush’un kabinesinin yarısı göçmen kökenli, bir kısmı Amerika’da bile doğmamış
bakanlardan oluşuyor,
Bush’un muhafazakârlığına rağmen. Ya
da Amerika’da ora doğumlu olmayan Avurturya kökenli aktör Arnold Schwarznegger Amerika´nnın en önemli eyaletine vali olabiliyor. Aynı şey
Almanya’da bir Türk için şu aşamada söz konusu alabilir mi? Mümkün değil. Dolayısı ile
hem göçmenlerin
hem de Almanların ciddi
bir zihniyet devrimine ihtiyacı var. Bu durum Almanya’nin
ekonomik geleceği için de çok önemli. Aksi taktirde nüfusu azalan ve göçe muhtaç bir toplum ne içindeki göçmenleri
entegre edebilir, ne de dışardan yeni gelebilicek insanlar için bir cazibe merkezi olabilir.

Mahmut Aşkar: Bülent Bey, söyleşimiz için size teşekkür ediyor ve siyasi
hayatınızda başarılar diliyorum.
|