|
Yazar
Hasan Kayıhan ile Dil ve Kültür Üzerine Söyleşi
“Bizim insanlarımız burada kendi kültür değerlerini
bal gibi korumaktadırlar
ve koruyacaklardır da, ama işte bu yarımlar
olmasa...”
“Elhamdülillah Müslüman baba, akşam evine dönünce
7-8 yaşındaki oğluna, “-oku lan şu sübânikeyi..”
dediğinde, tıfıl “..gayrük’e” ulaşabilirse
mesele yok, aferimi haketmiştir ve baba açısından
mesele bitmiştir.”
“Yunan hükümeti, aynen bizim 12 Eylülcülerin parayı
basıp DİTİB’leri kurdurdukları, şimdi
de halkın finanse ettiği gibi, basıyor parayı,
açtırıyor kendi “gymnasium” (lise)’ larını
hem bülbül gibi Yunanca konuşuyor...”
“Biz de Türk gençlerinin %12’si üniversiteye gidiyor
diye kendi kendimize hava atıyoruz burada, komşu
gençlerde bu oran, %70...”
“Dil giderse, ben de giderim; ben, yâni gelenek, görenek,
ruh, maya, ne dersen de, şarkı, türkü....”
Önce
Hasan Kayıhan’la ilgili birkaç söz:
Asıl mesleği öğretmenlik mi yoksa
yazarlık mı, kendisine sormak lazım. Fakat
biz onu daha çok Romancı Hasan Kayıhan olarak
tanıdık. İnandıklarında
iddiacı ve samimidir. Hem konuşurken, hem yazarken
akıcı ve tatlı-sert bir üsluba sahiptir.
Hasan Hoca, kelimenin tam manasıyla memeleket
sevdalısı bir yazarımızdır. Onun
kitaplarını okuyanlar ve kendisini yakından
tanıyanların, bu tesbitimize
katılacaklarını tahmin ediyorum. Birçok
inceleme-araştırma yazılarının
yanısıra, Yoklar (1975 Peyami Safa Roman Ödülü),
Zincir (1977 Türk Kültür Vakfı Roman Ödülü),
Uyanmak (1977 Dündar Taşer Roman Ödülü), Acı
Su, Gurbet Ölümleri (Aynı isim altında filme çekildi),
Köln’de Bir Kız ve Beyler Aman romanlarıyla
tanındı.
Uzun yıllardan beri Almanya’da öğretmenlik
yapan Hasan Kayıhan, kısa bir zaman önce Kanal
Avrupa’da Yüzyüze adlı proğramıyla, sanal
dünyamıza ayrı bir kalite ve canlılık
getirmeğe başladı. Kendi adı
altındaki internet sitesinden
(www.hasan-kayihan.com)
yine kendisi ve eserleriyle ilgili daha fazla bilgi edinmek
mümkündür. Şimdi Hasan Kayıhan’la birkaç
soru ve cevaptan oluşan söyleşimize, bir
romancı üslubuyla verdiği cevaplarla sizleri
başbaşa bırakıyorum.
Mahmut
Aşkar:
Muhterem Hoca, evinizin çatısına veya
balkonuna yerleştireceğiniz bir çanak antenle
veya masanızın üzerindeki bilgisayarınızın
internete bağlanmasıyla, küreselleşen dünyada
siz de (deyim yerindeyse) küreselleşiyorsunuz. Hâkim
Batı Kültürü, değerleri ve kavramlarıyla
hayatınızı çepeçevre sarıyor. Çok güzel
bir Türkçe’yle roman yazarı ve Türkçe/Türk Kültürü
üzerine makaleler yazan bir Hasan Kayıhan bu kültür
emperyalizminden etkilenmeyebilir. Ama bir yabancı kültür
istilasıyla karşı karşıya olduğumuz
da bir vakıadır. Hem Türkiye sınırları
içinde, hem de yurtdışında yaşayan
milyonlarca insanımıza kendi kültürel değerlerimizi
koruma noktasında neler söyleyebilirsin?
Hasan
Kayıhan:
Benim yaşadığım şehirde bir
sokak var: Kesikburun... Eğer şehrin yabancısıysanız,
bu sokağı
arabanızdaki yönlendiriciye yükleyerek ya da haritaya
bakarak bulamazsınız; oraya ulaşabilmek için
kesinlikle “bizden birine”
sormanız gerekecektir; çünkü Almanlar, sokağımızın
adını, her zaman yanlış (!) yazmaktadırlar.
Kesselbörn Straße...
Kesselbörn sokağındaki evler, dörder katlıdır
ve her katta 5 daire yer almaktadır. Her evin etrafında
geniş bir çimenlik, her çimenliğin ortasında
akasya cinsi bir ağaç bulunmaktadır. Yazın
uzun günlerinde bu ağaçların altı hiç boş
kalmaz. Eğer o ağaçların dili olsa, size
anlatacak o kadar çok şeyleri vardır ki! Ama ağaçlar konuşamazlar öyle ya.... Yok eğer
siz iyi bir gözlemci iseniz, gene de size günün en
taze haberlerini fısıldamaktan geri durmayacaklardır.
Mesela Ayşe teyzenin akşam yemeği için koyun
kıymasından bol
sarımsaklı yaprak sarma hazırladığını,
Fadime yengenin dittiği ( kabarttığı)
yastık içinin pamuk mu yoksa yün mü olduğunu,
Memmet amcaya kazak ören yengemizin hangi renk yumaklar
kullandığını... öğrenebilirsiniz.
Gerçi erkek arkadaşı Ali’ye annesinden yakasını
kurtaramadığını ağacın gövdesini
kendisine siper edinerek gizlice Messi’lemeye çalışan
yeniyetme, bu ağaçaltı oturumlarını
biraz “azi” bulmaktadır ama, yarın öbürgün
Ali’nin annesi Kezban kapılarına dayanıp
“Allah’ın emri...’ deyiverince, düşüncesini
değiştirecek, pirinç taşı ayıklamak
için bile ağacın altına koşacak,
Kezban teyzenin dizi dibinden ayrılmayacaktır.
Artık o da, başını
iki yana sallamakla beraber, bizimkilerin yüz metre yakınına
sokulmayan evbakıcısı Herr Bilmemkim’i
umursamayanlardan, ağaçların
altında oluşan çimensiz alanı onarmak için
hiçbir girişimde bulunmayışına aldırmayanlardan
biri olacaktır.
Mahmut
Aşkar:
Hoca, anlaşılan bizimkilerden ibaret komşularınla
münasebetlerin iyi düzeydedir.
Hasan
Kayıhan:
Hiç şüpheniz olmasın ki bu yengeler, “kadınlar,
dört türlüdür,” diyen bizim Dede Korkut’un kadınlarıdır;
biri solduran sop, bir diğeri dolduran top, beriki yanmaya hazır çırağı,
öteki ne söylesen bayağıdır, ama hepsi de
bizimdir.
Almanca bilirler mi? Sorarsanız, “eh,” der biri, diğeri
“neme gerek,” derken, bir başkası sorunuza
soruyla karşılar: “-Almanlar Türkçe biliyo mu
sanki?” Öyle ya, biliyorlar mı? Almanya’da en çok
konuşulan ikinci dil Türkçe değil mi? Neden
bilmiyorlar peki?
Kültür, kısaca,
bir yaşayış biçimidir. Babalığın
görevi dörttür: Çocuğunuz doğunca kulağınıza
ezan okuyarak ona bir isim vereceksiniz, oğlan ise sünnet
ettireceksiniz ve askere yollayacaksınız, kız
ise çeyizini hazırlayacaksınız, Allah’ın
emri, Peygamber’in kavliyle dünürlük kuracak ve elbette
davullu zurnalı bi güzel düğün yapacaksınız.
Bol, bereketli torunlar dileğiyle...
Hâkim Batı kültürünüz, haçlı orduları
kadar saldırgan olsa, ne yazar? Bu savaşın
zafer bayrakları, yengelerimizin kınalı
ellerinde yükseliyor.
İllâvelâkin şu “moderin”bizimkiler yok mu,
ellerine bir miktar mürekkep bulaşmış şu
bizimkiler... İşte o cephede “ricât, ricât üstüne!”
Uydulardan dökülen sulu gözlü TV dizilerinde Cilo Dağı’nın
tepesinde koyun otlatan Haso çobanın karşısına,
Anadolu’nun kırk yüzyıllık “ limi limi
ley” türküsünü kibarlaşma/modernleşme/mondenleşme
adına “Rimi-leyen” Mata-Hari çıplağı
yarım göbek -yarım beyin dilberleri diken mürekkep
balığı kılçıklarının
Avrupa temsilcileri var ya, işte onların, bizim
.... sokağı sakinlerine, “Türkiye’nin AB’ye
girmesine karşı çıkanların eline koz
veren vatan hainleri” gözüyle bakacaklarından hiç
şüphem yok. Aşınan onlardır, kültür
yozlaşmasına düçâr kalan onlardır, Türkçeyi
frenk ağzıyla konuşan onlardır; yukarıdaki
yarı- tanımlamasını üçlemem gerekirse,
yarı-aydınlarımızdır. Bizim
insanlarımız burada kendi kültür değerlerini
bal gibi korumaktadırlar
ve koruyacaklardır da, ama işte bu yarımlar
olmasa...
Mahmut
Aşkar:
Uzun yıllardan beri Almanya’da yaşayan yazar
ve eğitimci bir Türk aydını olarak, Batı
Avrupa Türkleri’nin göç sürecini ve buradaki hayat
tarzlarını yakından takip ediyorsun. Bilhassa
yeni yetişen nesillerin günlük hayatında Türkçe
yok denecek kadar az. Bir yazında, “Kültür değişmesi,
aslında bir dil değişmesinden ibarettir”
diyorsun. Zaten gelişmeler de seni (maalesef) doğrular
niteliktedir. Türk kültürünü koruma noktasında söylecek
sözü olan aydınlarımız, devletimizin resmi
temsilcilikleri ve sivil kitle kuruluşlarımız
neler yapmalıdırlar?
Hasan
Kayıhan:
Devletimize
ve resmi temsilciliklerine
söyleyecek sözüm yoktur, çünkü ortada devlet
gibi devlet olmayı isteyen devlet yoktur. Devlet, kendi
bahçesine bile bakamaz duruma gelmiş, bizimle nasıl
uğraşsın? Eğer Kopenhag kriterleri arasına,
“Türkiye yurtdışındaki mevcut ve eski
vatandaşlarına anadillerini öğretmelidir,”
deseydiler, Türkiye hükümetleri belki göstermelik birşeyler
yapamaya kalkardı; ama “en iyi integrasyonun” ne
olduğunu keşfedenler enayi mi ki bunu desinler?
SKK’lar, müslümanları sır’at köprüsünden
geçirme çalışmalarıyla öylesine meşguller
ki, babalara köprü kurdururken çocuklarının dil
deresinde yüzmeye kalkışıp boğulduklarından
bile haberleri yok. Elhamdülillah Müslüman baba, akşam
evine dönünce 7-8 yaşındaki oğluna, “-oku
lan şu sübânikeyi..” dediğinde, tıfıl
“..gayrük’e” ulaşabilirse mesele yok, aferimi
haketmiştir ve baba açısından mesele bitmiştir.
Elli kilometrelik çapa sahip bir daire içinde elli bin Türk’ün
yaşadığı kaç tane çember vardır,
bilemem; bildiğim o ki, her çemberin içinde en az 4-5
adet federasyon, üstkurul, kurul baba-kurul var. Bu
kurullarımızın her biri, kendi köşelerine
kurulmaktan vazgeçip birbirlerine yanaşsalar, beş-on
derslikli Türk okulları kurarlar Avrupa’nın dört
bir yanında. Almanya’da kaç tane Yunan Gymnasium’u
(Lise) var, haberin var mı Aşkar Baba? Bu
gymnasiumlarda öğretim dili Yunanca, birinci yabancı
dil İngilizce, Almanca ise ancak 3. yabancı dil.
Yunan hükümeti, aynen bizim 12 Eylülcülerin parayı
basıp DİTİB’leri kurdurdukları, şimdi
de halkın finanse ettiği gibi, basıyor parayı,
açtırıyor kendi gymnasiumlarını, hem bülbül
gibi Yunanca konuşuyor keratalar, hem de gymnasium
meyunları olarak ister Yunanistan’da ister
Almanya’da üniversiteleri dolduruyorlar. Biz de Türk gençlerinin
%12’si üniversiteye gidiyor diye kendi kendimize hava atıyoruz
burada, komşu gençlerde bu oran, %70...
Şunu da söyleyim kızmazsan eğer! Hem bu,
sorduğun soruya ilâç gibi bir cevaptır aynı
zamanda. Ben SSK’ların (Sivil Kitle Kuruluşlarının)
açtığı mescidlere gitmedikleri için
hristiyan olan Türk görmedim burada, ama Türkçe bilmeyen
Türk dersen, böl ikiye gitsin!
Mahmut
Aşkar:
Aziz Hocam, “Avrupa’da Türklüğün geleceği,
Türkçe’nin geleceğine bağlıdır”
gibi bir tesbitin var. Türkçe olmazsa buradaki azınlık
Türk Toplumu da asimile mi olur, demek istiyorsun?
Hasan
Kayıhan:
Tuna boyları, Macar ovaları, Alp dağlarının
etekleri Hun Türklerinin tuğlarıyla doluydu;
Attila’nın kartalları Roma’yı
titretiyorlardı bir zamanlar...
Aşkar Baba, gözlerini iri iri açıp yüzüme
öyle bakma, şövenistlik yapmıyorum; sana, hani
nerede aslan yeleli Hun yiğitleri, sümbül zülüflü
Hun dilberleri diye soruyorum. Osmanlı ordularını
Viyana önlerinde yoran Macar savaşçıları
kimlerdi? Ne oldu da bizim Hunlular
Macar, Bulgar Türkleri zâlim Bulgar olarak karşımıza
dikildiler? Yattığı yer nur olsun, bizim
Azerbaycanlı profesör Samir Kâzımzâde’nin ömrü,
Roma’yı kuran Etrükslerin Türk soylu olduklarını
gösteren belgeleri istiflemekle geçti. Papalardan birinin
Etrüks soylu olmadığını nereden
biliyorsun? Dil
giderse, ben de giderim; ben, yâni gelenek, görenek, ruh,
maya, ne dersen de, şarkı, türkü, Türkische
Pizza geleli kekik kokulu lâhmacunlara hasret kaldık
dost, Erzurum Dağları kar ile boran, Alişimin
kaşları kara, kültür, din, iman... Hristiyan
olan Türk yok dedim az evvel, bekleyelim hele, bir elli yıl
sonra, bu söyleşimizi birileri okursalar, yüzlerini
Mekke’den Kudüs’e
çevirenlerimizin yüzdesini mırıldanırlar
nasıl olsa. Müslümanlık’la
Türkçe’nin ne ilgisi var, diyeceksen eğer, Mevlid Türkçe
değil mi Baba, bayram kelimesi Türkçe değil mi,
Kurban kesmek ile koyun kesmek aynı şey mi? Bosnalı
Müslüman “bayram mübarek,” diyor rûhu semâlarda,
“frohes fest” şarap sasısı... Bayramın
yerine fest gelince, şerbetin yerine de şarap
gelir, bunu bilesin! Frenkler, Müslüman olan birine, Türk
oldu derler, “asimile”
olmak yerine
“gâvur olmak” de gitsin, korkma,
yanılmazsın! Ve de sır’at köprüsüne
selâm olsun...
Mahmut
Aşkar:
Sayın Hocam, Türk dili ve kültürünü muhafaza
etme çerçevesinde henüz daha taslak halinde olan bir
projenden bahsetmiştin. Batı Avrupa’daki yazar-şair
kesimine sahip çıkmak ve onların çalışmalarını
buradaki toplumumuza tanıtırken, Türkçe’yi ve
kültür değerlerimizi de bu vesileyle Batı Avrupa
Türkleri arasında yeniden canlandırmak gibi bir
gayen vardı. Bu konuyu biraz daha açar mısın?
Hasan
Kayıhan:
Eğer hatırlarsan, bu projeyi hayata geçirmek
için program yapacak arkadaşların ücretlerini üstlenecek
birilerini bulacaktım. Bulamadım! Köroğlu,
Oğuzhan, Manas destanlarını, Çanakkale,
Plevne, Preveze savaşlarını Türkçe
bilgisayar oyunu haline getirmenin çocuklarımızı
nasıl dil, tarih ve kültür zenginliğiyle
donatacağını uzun uzun anlattığım
aziz zenginlerimiz, “valla,” diyorlar, “biz seni iyi
bir romancı olarak bilirdik, amma senin ticaretten hiç
anlamadığını düşünemezdik! Hoca,
bu işe para
yatırılır mı yav? 10 bin dolar
yollayarak Tayvan’dan 100 kilo motherboard getirtip tane
hesabı satsam, en az 25 bin dolar kazanırım.
Sen onu bırak da, senle acıklı mı acıklı
bi TV dizisi yapalım, şöyle bol mendil harcatan
cinsinden...” Mâlum, bizim çoğu zenginimiz
tekstilcidir, uyanıklar, böyle bir diziyle birlikte
piyasaya dizinin adı yazılı mendiller sürmeyi
düşünüyor belli ki. Aşkar Baba, hani, “umduğu
dağlara kar yağmak” diye bir deyimimiz vardır;
benim o projemle ilgili dağlara şimdilik kar yağıyor,
ama bilirsin, ben de dağ çok...
Mahmut
Aşkar: Şahsım ve okuyucularımız
adına Hasan Ağama teşekkür ederken, sadece
bu kadarıyla yakasını bırakmayacağımı,
değişik konularla ilgili görüş ve düşüncelerini
bir romancının akıcı üslubuyla bizlerle
paylaşmasını talep edeceğimi de
bilmesini isterim.
|