|
Psikolog
Katrin Kuhla ile Söyleşi
Şayet insan kendisini tanımıyor ve
tahammülü yoksa, yabancıyı kabullenmede oldukça
zorlanır.
Kadının Şark’ta üstlendiği göreviyle
ilgili, önceden birçok menfi düşüncelere sahiptim.
Bilinen aksine, kadının Mısır’da
umumiyetle daha çok yetkiye ve güce sahip olduğunu
tesbit ettim.
Garp’ın peşinhükümlü tutumu, asırlardan
beri devam etmekte ve ne yazık ki gerek siyaset ve
gerekse sanat, ilim v.s. çevrelerce devamlı destek görmektedir.
Birçok çekincenin arkasında, her iki taraftan da
yabancıya karşı duyulan korku yatmaktadır.
M.
Aşkar:
Bayan Kuhla, kendinizi
okuyucularımza tanıtır mısınız?
K.
Kuhla:
Münih’in güneybatısındanki bir köydenim.
Regensburg’da psikoloji ve ikinci bölüm olarak da
sosyoloji okudum. Diploma
tezimi “Alman
Bilirkişi Gözüyle Mısır Kültür Standartı”
konusu üzerinde yazarken; Almanlar ve Mısırlılar
arasındaki anlaşmazlık noktalarını
baz olarak aldım. Bu ilmî çalışmamdan dolayı
altı ay Mısır’da kalarak, İslâmiyet
ve Batı ile Şark’ın Diyalog Tarihi üzerine
araştırmalar yaptım. “11. Eylül”den
sonra Şarklı dostlarımla beraber, İslam’ın
ve Şark’ın bölge okullarında ve işyerlerinde
realist tanıtımı için,
“Garp ile Şark Arasında Diyalog” (DOOR)
adlı bir dernek kurduk. Mesleğime, iki yıl
boyunca görev yaptığım Alman Teknik Kalkınma
için Birlikte Çalışma Kuruluşu’nda (GTZ)
kültürlerarası uzlaşma ve barışı
teşvik sahasında çalışmamla başladım.
Almanya’daki üç büyük din olan İslam, Hıristiyanlık
ve Musevilik temsilcilerin biraraya gelerek geliştirdikleri
ve bu üç dinden olan insanların barış içinde
yaşamasını amaçlayan, “Biliyor musun, Ben
Kimim?” adlı projenin görevlisi olarak 2005 yılının
başından beri buradayım.
M.
Aşkar:
Bitirme tezinizi Mısır üzerine yaptınız.
Sizi bu konuyu seçmeye iten sebep neydi, niçin Mısır?
Bu ilmi çalışmanızla ilgili bize biraz bilgi
verir misiniz?
K.
Kuhla:
İlk binbirgece masalımdan sonra Şark beni
büyülemişti. Mısır’ı tanımak
istiyordum, çünkü Almanya’dayken klasik Mısır
müziğine (Um Kultshum, Farit El Atrache v.s.) hayranlığım
vardı ve Arapça öğrenmek istiyordum. Mısır
film endüstrisinde konuşulan diyaleğin, Mısır
Arapçası olarak bütün Arap ülkelerinde sözde kabul
gördüğü söylenmekteydi. Konumla ilgili Mısır’da
çalışan 17 Alman ekspertle röportaj yaptım.
Onlarla anlaşmamın, Alman-Mısır münasebetlerinden
daha zor olduğunu öğrendim. Her iki kültüre ait
8 bilirkişi bana, Mısırlıların böylesi
durumlarda tavır almalarının sebebini ve
Almanların da bunu niçin anlayamadıklarına
izaha çalıştılar.
M.
Aşkar:
Batı Avrupalı bir kadın olarak aylarca Şark’ta
kaldınız. İntibalarınız neler oldu?
K.
Kuhla:
İlk haftalarda Kahire’de kelimenin tam manasıyla
bir kültür şoku yaşadım. Bana devamlı
birşeyler satmaya çalışan insanlar, sürekli
laf atan erkekler, bunaltıcı sıcaklık ve
kirli hava, beni bunaltıyordu. Mısırlı’lardan
dost bir çevre edindikten sonra, Elhamdülillah bambaşka
bir dünyayla tanış oldum. Çok kalpten ve anlayışla
kabul gördüm. Bilhassa Mısırlı kadınlar
arasında kendimi güvencede hissetmeğe başladım.
Böylesine bir durumu Almanya’da çok nadir yaşıyorum.
Mısır’da kadının toplumdaki yeriyle
ilgili şahsi intibam; beni tamamiyle tahminlerimin ötesinde,
bambaşka bir noktaya getirmişti. Kadının
Şark’ta üstlendiği göreviyle ilgili, önceden
birçok menfi düşüncelere sahiptim. Bilinen aksine,
kadının Mısır’da umumiyetle daha çok
yetkiye ve güce sahip olduğunu tesbit ettim. Ama bu
initibayı, Eğer Mısrlılarla beraber yaşarsanız,
kazanabilirsiniz. Turistler ise, genellikle önyargıların
ağır bastığı çok sığ bir
intibaya sahip oluyorlar.
M.
Aşkar:
Bayan Kuhla, ACK adlı bir kurluşun “Biliyor
musun Ben Kimim?” projesinde “Proje Görevlisi” olarak
çalışıyorsunuz. ACK ve dolayısıyla
bu projenin hedefi nedir?
K.
Kuhla:
Hıristiyan Kiliseleri Çalışma Birliği;
Almanya’daki kiliselerin çoğunluğunu teşkil
eden Katolik, Protestan, Ortodoks ve değişik
Serbest Kiliselerin biraraya gelmesinden oluşmaktadır.
ACK, Almanya Müslümanları Merkez Konseyi (ZMD), DİTİB
ve Almanya Yahudileri Merkez Konseyi’yle beraber bu
projenin taşıyıcısıdır. Bu
projeyle Almanya genelinde lokal düzeydeki üç büyük din
arasında barış ve uzlaşmaya katkıda
bulunan çalışmaları teşvik ediyoruz. Bu
istikametteki gayretler, tarafımızdan ihtiva (içerik)
ve maddi kaynak olarak desteklenmektedir. Bu konudaki
muhatap kişi benim.
M.
Aşkar:
Geçen zaman içinde Almanya’daki Müslüman Azınlık
üzerinde bilgi sahibi oldunuz. Yıllardan beri Müslüman
Azınlık ve Hıristiyan Çoğunluk arasında,
dinlerarası diyalog çerçevesinde köprü kurma çalışmaları
yapılmaktadır. Kanaatimce her iki taraf da henüz
arzu edilen hedefe ulaşamadılar. Bunu neye bağlıyorsunuz,
(her iki taraftan da) daha neler yapılması gerekir?
K.
Kuhla:
Garp’ın peşinhükümlü tutumu, asırlardan
beri devam etmekte ve ne yazık ki gerek siyaset ve
gerekse sanat, ilim v.s. çevrelerce devamlı destek görmektedir.
Kanaatimce, insanıyla beraber Şark’ın, (Batılı)
insanların kafasında yer etmiş olan mevcut
intibasının silinmesi için birkaç nesil değişikliğine
ihtiyaç var. Bir de buna ilaveten, birçok toplumda
kendilerine göre şu veya bu şekilde “farklı”
olanların dışlanması ve eşit
muamele görmemesi olayının etkili olduğu düşüncesindeyim.
Burada eğer bir grup çoğunluğu oluşturuyorsa;
aynı zamanda güce de sahip demektir ki, bu da
genellikle bir zihniyet meselesidir. Bu konu sadece bizim
buradaki (Almanya) münasebetlerimiz için değil, aynı
zamanda İslâm dünyasındaki azınlıklar
için de geçerlidir.
Birçok çekincenin arkasında, her iki taraftan da
yabancıya karşı duyulan korku yatmaktadır.
Bu korkunun yabancıya duyulacak merak ve
bilmediklerinizi keşfetmeyle giderilebileceğine
inanıyorum. Meselâ; Mısırlılarla tanışmada
ısrarcı oluşumu, hem kendimi daha iyi tanımada,
hem de ufkumun genişlemesinde bir şans olarak değerlendirdim.
Bu merak ve sevinç zorla veya politik düzenlemelerle olmaz.
Sadece, insandan insana iletişim sağlanarak
olabileceği kanaatindeyim.
M.
Aşkar:
Hıristiyanlığın dışındaki
azınlıkların kültürel değerlerini
kabullenmede Almanya gerçekten zorlanıyor mu, yoksa bu
sadece buradaki müslüman azınlığın
kuruntusu mu?
K.
Kuhla:
Galiba her çoğulcu toplumun farklı kültürel
değerleri kabullenmede problemi var. Yabancı olan
birşeyi kabullenmek, korku ve nahoşluğu
beraberinde getirir. Belki de bu durum, Almanya’nın,
Avrupa’lı diğer milli devletlere kıyasla,
oldukça genç bir milli devlet kimliğine sahip
olmasından ve Nasyonal Sosyalizm’in neticesi olarak bölünmüş
kimliğinden dolayı, kendine has problemlerinden
kaynaklanmaktadır. Şayet insan kendisini tanımıyor
ve tahammülü yoksa, yabancıyı kabullenmede oldukça
zorlanır. Ayrıca, Almanlar yabancılarla çok
az tarihi tecrübeye sahiptirler, çünkü hemen hemen
kolonileri de olmamıştır. Bununla beraber o
zihniyetteki Almanları daha iyi anlamaya çalışırken,
yabancılara karşı düşmanca tavır
takınanları masum gösterme niyetinde de değilim.
Almanya’nın bir göçmen ülkesi olduğu gerçeğinin
bu ülkedeki insanlar tarafından idrak edilmesinin ve
ona göre tavır alınmasının tam zamanı
geldiği kanaatindeyim.
M.
Aşkar:
“Medeniyetler Savaşı” tezinin gerçekleşmemesi
için ne yapılmalıdır?
K.
Kuhla:
Huntington, “Clash of Civilizations” iddasında
tamamıyla yanlış varsayımlardan hareket
etmiştir. Onun için, Amerika politikası bu tezi
strateji haline getirmediği müddetçe, inşallah o
çatışma meydana gelmeyecektir.
M.
Aşkar.
Almanya Müslüman Azınlığı’na mesajınız?
K. Kuhla:
Onlara yönelik bir mesaj bana zor geliyor, çünkü
onların toplumumuz içinde düşmanlıklara karşı
mücadele vermek mecburiyetinde
olduklarını biliyorum. Eğer seçme hürriyetim
olsaydı, iki arzum olurdu: Türk kökenli müslüman azınlığın,
Almanya’daki hayatı merak etmeleri, ona ilgi duymalarını
ve diğer müslüman azınlığın da,
herkes için başarılı bir diyaloğa ümit
bağlamalarını...
M.
Aşkar:
Sayın
Kuhla
Hanımefendi,
söyleşimiz için size çok teşekkür ediyorum.
|