|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|

Ahlâkî Kodlarımız
Her kültürün kendine göre ahlâkî kuralları vardır. Alman tv
kanallarının birinde seyrettiğim Çin’de çekilmiş bir
dökümantar filmi hatırlıyorum: Taşradan büyük sanayi
şehirlerine aile geçimini temin etmek için giden işçilerin,
bir sene boyunca nasıl zor şartlarda çalışarak para
biriktirdiklerini konu edinmişti. Takriben otuz yaşlarında
Çinli erkeğin bir sene boyunca başka şehirlerde çalıştıktan
sonra karısıyla otobüs terminalinde karşılaşmasını
görüntüleyen Alman gazeteci, Çinli genç çiftin, bizim
Anadolu insanında görmeğe alışık olduğumuz tavırları
karşısında; “Bir yıldan beri birbirini görmeyen bu eşler ne
birbirlerine sarıldılar, ne de öpüştüler. Çin adetlerine
göre böyle tavırlar açık mekanlarda ayıp sayılır.”
açıklamasını kendi ülkesinin seyircisi için yapmak
mecburiyetini hissetmişti.
Çok önceki yazılarımın birinde anlatmış olmama rağmen, tam
da yeri gelmişken kendi anamın şahsında kültürümüzden canlı
bir misâldir bu: Babam Almanya’ya işçi olarak gelen ilk
kuşaktandır. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra annemi de
yanına götüren babam, annemle günün birinde yaşadıkları
şehrin istasyonunda başka bir şehire gitmek için tren
beklemektedirler. Bulundukları peronda genç bir delikanlıyla
kız sarmaş-dolaş... Daha Almanya’ya yeni geldiği yıllar ve
böylesi bir manzarayla ilk defa karşılaşan anam neye
uğradığını, nereye bakacağını şaşırır. Babama dönerek; “Gel
geri dönelim, bunlar bizi görseler utanırlar.” demesi
üzerine, zaten dünya umurlarında olmayan bu gençlerin olduğu
yerden her ikisi de hızla uzaklaşırlar.
Şimdi siz bu durumu, Avrupa görmemiş Anadolu kadınının
saflığına veya cahilliğine de yorumlayabilirsiniz, onun
mensubu olduğu medeniyetin ahlâkî kodlarına da... Utanması
gerekenlere bakmaktan utanan, hâyâ eden insan ve utanmak
sözcüğünü lügatından çıkarmış insan... Ahlâksızlığa karşı
hâyâ zırhına bürünmüş, arsızlığın önünü edeple perdelemiş
insan ve hayatından kırmızı çizgiler silineliberi yüzü
kızarmayan insan... Birini ötekinden ayıran asıl özellik:
Utanması gereken utanmazın adına dahi utanmak.
“Modernizmle Gelen Devrimler” başlıklı üç bölümden ibaret
yazımızı, “İlkesizleşen bir toplum, ülküsüzleşen bir millet,
istikbalini tayin etme, yönlendirme iradesinden mahrumdur. O
hâlde; modernizmin Batı toplumlarında meydana getirdiği
tahribattan daha fazla yara almadan kurtulmak için,
medeniyet kodlarımız olan ilkelerimize yeniden dönmek
gerekir.” diyerek noktalamıştık. “Die Zuhaelter der
Globalisirung (Globalleşmenin Pezevenkleri)” adlı kitabı
aynı başlık altında konu edindiğimiz yazımızda, kitabın
yazarı Loretta Napoleoni’nin, “İslâm’ın malî sisteminde,
bizim çoktan beri kaybettğimiz bir ahlâkî kod var.”
şeklindeki tesbitine yer vermiştik.
Galiba bizim gibi en büyük ülküsü Batı’ya yetişebilmek olan
ülkelerin kendi millî bünyelerinde açtıkları veya açacakları
öldürücü tahribat; ilerlemiş Batı toplumlarındaki mevcut
tahribatı görmemekten kaynaklanır. Bayan Loretta Napoleoni,
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra zamanın komünist
ülkelerinden Batı Avrupa’ya fahişe akınından ve bunların
‘seks köleleri’ olarak ticarî bir meta gibi pazarlanmasından
bahsettikten sonra, çöken komünizme karşı zafer kazanan
demokrasinin böylesi bir felaket ortamını nasıl meydana
getirebildiğini sorgularken, sistemin kokuşmuşluğu
karşısındaki hâyâl kırıklığını gizleyemez ve ilerlemiş
sanayi toplumunun çoktan beri yitirdiği ahlâkî kodların
adresini gösterir: İslâm!
Ahlâklılık veya ahlâksızlığı sadece cinsîlik ve şehvet
noktasında sınırlamak ya son derece eksik veya kasıtlı bir
değerlendirme olur.
Ahlâkî çöküntünün bilinen klasik manâsıyla sadece
“Pezevenklik” le sınırlı olmadığına dair ticarî, siyasî ve
sosyal hayattaki ihtirasın mübah saydığı çirkinlikler,
çirkeflikler, gayriinsanî ve gayrikanunîlikler ve bütün
bunların toplamının neticesi olan gayrimedenîliklerin
açıkyüreklilikle Batılı entellektüeller tarafından dile
getirilmesi, takdire şayan bir münevverlik örneğidir ki,
bizimkiler henüz bu konuda da Batılı meslekdaşlarından
fersah fersah geridedirler. Şayet bir medeniyet havzasında
gayrimedenîlikler giderek çoğalıyorsa; artan bu
“gayri”likler yüzünden medeniyet denilen değerler manzumesi
zamanla bu değerliliğini, yani geçerliliğini yitirmeğe
başlar ve neticede, kirlilikten solunamayan hava gibi,
içilemeyen su gibi olur: Solursanız öldürür, içerseniz
öldürür. Çare; yaşayabilmek için o “havza”yı terketmektir.
İşte bu noktada Batılı aydınlarda alışık olduğumuz o
‘takdire şayan’ tavrı pek göremiyoruz. İş buraya gelip
çatınca, Batılı aydın kelimenin tam manâsıyla medeniyet
milliyetçiliği yapıyor.
Geçen yüzyılın başından beri Batı düşünce hayatının önde
gelen isimleri, bu medeniyetin çöküşünü gerekçelendirerek
öngörmüşlerdi. Zaten bir medeniyetin çöküşü, o medeniyet
değerlerini kendine şiar edinmiş imparatorlukların çöküşüne
bağlıdır. Güçlü olan bünye zamanla yediği darbelerle
sarsılmaya ve neticede de yıkılmaya mahkûmdur. Tıpkı
Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın akibeti gibi... Batı
Medeniyeti dışarıdan aldığı darbelerle değil, hafızasına
sirayet eden (kendi ürettiği) ‘virüs’lerle mukadder
akibetini hazırlıyor. Batılı düşünürlerin çoğu bu durumun
farkında ve yüksek sesle kapıya dayanmış tehlikeyi
dillendiriyorlar ama çok azı İslâm’ın medeniyet
değerlerinden, ahlâkî kodlarından insanlığın istifade etmesi
yönünde görüş beyan edebiliyor.
Müslümana bakarak İslâm’a değer biçilecek, not verilecekse;
bunda artniyetlilik aranmasa da mutlaka bilgisizlikten
kaynaklanan bir durum sözkonusudur. Müslüman üzerinden
İslâm’a saldıran bir kesimin çok yüksek seviyede bilgi
donanımlı olduğundan asla şüphe edilmemelidir. Bugün Batı’yı
gerçekten tehdit eden veya edebilecek güce sahip tek bir
müslüman ülke gösterilebilir mi? Hayır! Batı’da İslâm’a
karşı geliştirilen bu akımın bir kısmı yaygara olsa da, bir
kısmı korkudandır. Bu korku istikbâle matuf bir korkudur.
Çağdaş Alman düşünürlerin önde gelenlerinden Jürgen
Habermas, Tarik Ramadan’la katıldığı bir toplantıda; “
Avrupa’daki müslüman göçmenlere karşı yerli halktaki
güvensizliğin köklerini, kendine olan güvensizlikte aramak
gerekir” diyordu. “Güven” hadisesini maddi zenginlik,
teknolojik üstünlükte aramak yanlış olur. Batı’nın özellikle
İslâm alemine karşı saldırganlığını, Habermas’ın da dediği
gibi, kendine olan güvensizliğinde aramak gerek.
Kendi havzasında gayrimedenilik akıma kapılmaktan
kurtulamayan hâkim medeniyet, böylece miladını doldurmak
üzere iken, ar damarı çoktandır çatlayan dünyanın, ahlâken
yeniden kodlanması için halefine davetiyeyi kendisi
çıkaracaktır.
Gelecek medeniyeti, giderayak olandan ayıran özellik;
ahlâkî kodları olan ve mahareti açmada değil, örtmede
görerek, zedelenen insanlığa yeniden haysiyet kazandırmak
olacaktır.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Ahlâkî
Kodlarımız
“Globallaşmanın
Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|