|

PKK
“Vali”yi Görevden Aldı
Şemdinli’de gerçekleşen niteliği belirsiz ve ağır
bir şekilde şüpheli bombalama olayından sonra
bütün basın organları, siyasi partiler, sivil
toplum örgütleri silahlı kuvvetlere ve devlete yönelik
ağır bir saldırı kampanyası başlattılar.
Erdoğan ve Gül ikide bir büyük bir zevk içinde “Türkiye
artık eski Türkiye değil, kimse bu olayların
üstünü kapatamayacak” şeklinde açıklamalarda
bulundular ve bulunmaya devam ediyorlar. Yarın olayların
arkasından PKK ve/veya bir yabancı istihbarat
servisi çıkar ise devlet güçlerini zan altında
bırakan Erdoğan-Gül ikilisi, çok üzüleceklerdir.
Ankara’da politikacılar devlete saldırmaya devam
ederken, PKK Hakkari’de sokağı ele geçirdi.
Devlet karadan silindiği için havaya çıktı ve
PKK’nın cenaze törenlerini uçaklardan izledi. PKK’lılar,
günlerce Hakkari Valisinin görevden alınması için
gösteri yaptılar. Aslında Hakkari Valisi hiç
Hakkari’ye atanamaması gereken bir bürokratı.
Çünkü ilerlemiş yaşına rağmen Hakkari
onun ilk valilik makamı olmuştu. Ne valilik tecrübesi
vardı ne de Hakkari gibi Türkiye’nin en sorunlu bölgesinde
görev yapabilecek fiziksel güç. Son görev yeri Ankara’da
Keçiören kaymakamlığı olan yaşlı
bir adamı Hakkari’ye atamak aslında iyi niyetli
bir tayinde değildi.
Son hadiseler üzerine PKK taraftarları Vali’nin görevden
alınması için gösterilere başladılar.
Aslında Vali onlar için bir tehdit değildi. Amaç
devletle girdikleri güç mücadelesinde galip gelmenin bir
sembolü olarak bir kurban istemekti. Vali görevden alındı.
İç İşleri Bakanı
“Ben almadım. Kendisi görevden alınmak istedi”
açıklamasını yaptı. Vali ise aslında
hiç vali olmaması gerektiğini ortaya koyan bir açıklama
yaparak, “Yozgat”a atanmasını “aslında bu
bir ödüldür” şeklinde yorumladı.
Devletin olduğu bir Türkiye’de
devlet bütün imkanları ile valinin arkasında
olurdu. Vali olan bir vali böyle bir durumda hükümetin
kendisini görevden almayı denemesi üzerine derhal
valilikten ve devletten istifa ederek, makamının
onurunu korurdu. İşte
yanlış hükümet, yanlış vali. Sadece
onlar mı yanlış?
Hüseyin
Mümtaz’ın 24 Kasım 2004 tarihli “Dağlar
Seni delik Deşik Ederim” başlıklı yazısındaki
bazı alıntılardan alıntılarla devam
edelim. Kara Kuvvetleri Komutanı bir gazeteciye yaptığı
değerlendirmede şöyle diyor. “"Birçok makam
haklı olarak, 'Sorumluları bulunacak ve açıklanacak'
dedi. Gizli hiçbir şeyin kalmaması lazım. Nereye
kadar giderse gitsin açıklasınlar dendi. Ancak bu bölgeden
sorumlu komutan olarak bir soru sorma hakkını taşıyorum.
Bu olaydan sonra meydana gelen olaylar yasal mı? Güvenlik
güçlerine kimler saldırdı? Türk bayraklarını
indirenlerin, güvenlik güçlerine saldıranların
hareketlerinde kanun dışılık yok mu? Bu
konularda hassasiyet göstermeyecek miyiz? Ben çok merak
ediyorum. Böyle bir orkestra şefi gibi kim harekete geçiriyor
bu insanları?"
Güneş gazetesi bölgeden gelişmelerle ilgili şu
haberi veriyor. "Kocası görevdeydi ve 2 çocuğu
ile evde yalnızdı polisin eşi... Evi saran grup
önce taş yağdırmaya arkasından kapıyı
zorlamaya başladı. Çığlık çığlığa
ağlayan çocuklarını alıp banyoya sığındı.
Salonda kalan telefonunu almak için gittiğinde içeri yağmur
gibi taş yağıyordu. Kapı her tekmede
esniyor, arkasına dayalı sandığı
zorluyordu. Her an kırılabilir, kalabalık içeri
girebilirdi. Karakolda
bulunan polis memuru, eşinden gelen telefondan sonra çıldıracak
gibi olmuştu. Çünkü karakol da saldırı altındaydı.
Tek başına dışarı çıkmayı
başarsa bile evlerini saran ve bir bölümü silahlı
kalabalıkla baş etmesi imkansızdı. Polisin
eşi dehşet içinde dua ederken uzaktan silah sesleri
gelmeye başladı. Gelen emniyetin panzeriydi. Evi
saran kalabalığı havaya ateş açarak dağıtmaya
çalışıyordu. Ve Hakkari'de 16 Kasım
2005'te, 10 polisin ailesi aynı dehşeti yaşıyordu."
(Güneş Gazetesi. 23 Kasım 2005)
Şemdinli’den bir diğer haber ise şöyle"11 yaşındaki
polis çocuğunun olay günü yaşadıkları
ise bir ömür boyu izleri silinemeyecek kadar korkunç. Bakın
küçük M.'nin başına neler gelmiş: Okuldan çıktım
eve geliyordum. 8-10 kişilik bir grup kürtçe ana avrat
küfretti. Sonra '....... polis çocuğu. s...... gidin
bizim memleketimizden' diye üzerime yürüdü. Kaçmaya başladım.
Hem taş atıyor hem kovalıyorlardı.
Askerlik Şubesi'nin önüne geldiğimde 'imdat beni
öldürecekler' diye bağırıp yardım
istedim. Kapıdaki nöbetçi asker havaya ateş açtı.
Beni alıp içeri götürdü. Ben artık
burada okula gitmem. Zaten okulda beni hiç rahat bırakmıyorlar.
Sınıfa Kürdistan haritası asıyorlar.
Durmadan 'Burası bizim ülkemiz.. Defolup gidin. Yoksa
biz göndereceğiz' diye hakaret ediyorlar." (Güneş
Gazetesi. 23 Kasım 2005)
Hüseyin Mümtaz şöyle diyor:” “Ve 11 yaşındaki
polis çocuğu M'nin de okulunda yaşadıkları,
Kara Kuvvetleri Komutanı'nın söylediklerinden daha
vahimdir kıymetli okuyucu. Sizi bilmem ama bana 1963'ün
Kanlı Noel'inde Lefkoşa'da Türk Kuvvetleri Alayı
doktorunun eşi ve iki çocuğunun saklandıkları
banyo küvetinde Rum katiller tarafından öldürülmeleri
olayını hatırlatmıştır.”Ne yazık
ki, Hüseyin Mümtaz doğru söylüyor. PKK’nın
EOKA çetecilerinden hiçbir farkı yok.
Türk kamuoyunun PKK’nın amaçları doğrultusunda
yanlış yönlendirilmesine isyan eden bir komutanın
çığlığı ile karşı karşıyayız.
PKK, saldırıyor, vuruyor, tahrik ediyor. Devlet ise
uygun bir kuvvet yapılanmasına bölgede sahip olmadığı
için PKK sempatizanı serserilere karşı gereken
önlemler alınamıyor.
Acz içinde bir ülke manzarası karşımızdaki.
Halbuki Türkiye bütün bu serserilerin üstesinden gelecek
bir güce sahip. Devlet isterse uyuşturucu baronlarının
kalesi olan Yüksekova’da değil üç-dört bin kişinin
yürümesi, sinek bile uçamaz. Üstelik bunun için şiddet
uygulanmasına bile gerek yok.
Türkiye’nin önündeki tek çare ama tek çare % 40’ları
arkasına almış bir MHP iktidarıdır.
Bunun mümkün olduğu bir sosyal ve politik zemin oluşmuştur.
Ancak üzücü olan husus, Türk milliyetçilerinin siyasal örgütünün
genel başkanının, Devlet Bahçeli’nin
örselenen, saldırılan, yıpratılan
Türk milli devletini yeniden inşa edecek bir ideolojik
ve politik duruşu sergilemekten uzak oluşudur.
Erdoğan, Şemdinli’de 21 Kasım 2005’de “Türk,
Türküm, Kürt, Kürdüm, Laz, Lazım, Boşnak, Boşnağım
diyecek. Ama hepimizi birleştiren üst kimlik Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlığıdır” derken,
Bahçeli ise 4 Mayıs 2005’de yaptığı basın
toplantısında “ Burada kan bağı ve soy
birliği değil, vatandaşlık bağı
esastır. Türk vatandaşlarını Türk
milletine bağlayan bağ, sadece ve sadece hukuki bir
bağ olan vatandaşlık bağıdır”
diyor.
Erdoğan, “Türkiye, mozaiktir” değince, Devlet Bahçeli,
“O zaman Türkiye’ye neden mozaikistan demiyoruz? Sorusunu sordu. İyi bir soru. Ancak,
Bahçeli de “Türkiye bir farklı renk, koku ve
boylardaki çiçeklerden oluşan bir çiçek bahçesidir”
demiyor mu? Eğer
öyle ise Türkiye’ye neden “bahçeistan” demiyoruz da Türk
ülkesi anlamında “Türkiye” diyoruz?
Biz Müslümanlara Kuran-ı
Kerim’de çok sık söylenen bir söz,
verilen bir emir vardır : ”Düşünün” Türk
milliyetçilerinin de hangi oyunun oynandığını
düşünmelerinin vakti geldi de geçiyor. “Düşünün”
26 Kasım
2005
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
PKK
“Vali”yi Görevden Aldı
Türk
Subayı Kimdir 2?
Türk
Subayı Kimdir?
Devlet
Yok
Telafer
Dayanışma Komitesi
Muhterem
Paşam
Atatürk
Kanuni
Sultan Süleyman'dan Şahin Bey'e
"AB
Faşizmi" ve Cumhuriyet Bayramı
"Öfke
Baldan Tatlıdır"
SAYFA
BASI
|