|
DÜŞÜNCE
TURU Fikret
Ekin
|
|
|
fikretekin@web.de
|
NE OLUR, NE
OLMAZ
Türkiye’deki
türban, tesettür, kamusal alan, din ve vicdan hürriyeti,
laiklik ve antilaiklik tartışmaları malum...
Bir taraf, inançlarının gereği olduğunu
savundukları, dini kıyafetleriyle birlikte, hayatın
her tarafında yer almak istiyor.
Diğer taraf ise “dini sembol” olduğunu
iddia ettikleri başörtüsü ve türban ile “kamusal
alanda” olamayacaklarını devlet gücüyle onlara
dayatıyor...
Neden türban, başörtüsü de başka bir
şey değil?
Mesela neden erkeklerle ilgili herhangi bir şey
yok?
Çünkü şu anda müslüman ile müslüman olmayanı,
dışardan bakınca ayırd edebilecek tek
şey kalmış gibi görünüyor da ondan...
Diğer belirtiler zaman içinde, peyder pey,
ortadan, aynı biçim ve tartışmalarla,
hazmettire hazmettire kaldırılmış malum...
Mesela kılık-kıyafet devrimiyle,
erkeklerdeki fes, şalvar çetin bir mücadele sonu,
halledilmiş.
Tıpkı tarihimizdeki sarık ile fesin
kavgasında olduğu gibi...
Aslında kadınlardaki tesettür, başörtüsü,
türban meselesi de halledilir gibi olmuş ama , zamanla köklerini
arayanlar, birazda kadın islami toplumlarda malum değişiklikler
nedeniyle tezahür eden, evine çekilme hareketini yeniden gözden
geçinmeye başlayıp, kamusal alana, olması
gereken yere, dönmeye başlayınca, rahatsızlıklarda
başlamış...
Bilinen, en radikal türban düşmanlarının
dahi; tarladaki, hizmetçilikteki veya okul, hastane temizliğindeki
başörtülüye (şimdilik, belkide bilerek) itiraz
etmeyişleri...
Öyle olunca, asıl itirazın, “İslami
bir kimliğin elde kalan tek görüntüsü olan tesettürün,”
gelecek nesillerin imreneceği ve önemli olabileceği
yerlerde boy göstermesine olduğu açıkça ortaya çıkıyor...
Yani?...
“İslam dini; hizmetçilerin, kölelerin, köylülerin,
geri kalmışların dinidir. İmrenilecek, özenilecek,
örnek alınacak kişilerin değil” imajının
körpe beyinlerin ve komünizmin yıkılışıyla
birlikte vahşi kapitalizmin penceresinde kıvranan,
fazla kilolarla başı dertte, ruhu aç insanların
kafalarına kzınması..
Aksi olsaydı, kamusal alan olan hastane, okul,
mahkeme gibi yerlerde doktor, öğretmen, hakim gibi
mesleklerde ki hanımların tesettürüne karşı
çıkanların; aynı yerlerdeki hademe, temizlikçi,
gündelikçi kadınların da tesettürüne karşı
çıkması gerekmez miydi?...
Halbuki Türkiye İşbankası’nın
tarihi uygulamasında biliyoruz ki, bunun tam tersi
savunulmuş; hizmetçilerin tesettürlü oluşuna
bilhassa dikkat edilmiştir...
Şimdi aynı tartışmaların
Fransa, Almanya, Hollanda gibi Avrupa ülkelerine de sıçradığını,
bilhassa Fransa ve Almanya’da işin ciddi boyutlara taşındığını
müşahede ediyoruz...
Avrupa’da da tartışmaların aynen Türkiye’dekinin
benzeri bir kulvarda aynı gerekçelerle tartışıldığını
yaşıyoruz...
Anayasasında ve Eyaletlerinin Eğitim ile
ilgili kanunlarında, eğitimin temel gayesini; “Allah’a
ve topluma karşı mesuliyetlerine müdrik, hıristiyan
batı kültürüne aşina” bir birey yetiştirmek
olarak belirleyen bir Almanya’nın; işsizlerden
dahi, hangi dinden olursa olsun, kilise vergisi kesen bir
Almanya’nın; hapishanelerinde kadrolu din adamı
bulundurmayı esas kabul etmiş, ordusunda dinadamı
görevlendiren bir Almanya’nın; herhangi bir dine
mensup olmayanların çocukları için dahi “hıristiyan
kültürünün temellerini” öğretici Din Bilgisi
derslerini, değişik adlarlada olsa, mecburi kılmış
bir Almanya’nın; en önemli eğitim merkezleri olduğu
erbabına malum olan “Ana okulları”nın yüzde
yetmişbeşinden fazlasını kiliselere emanet
etmiş, geri kalan yüzde yirmibeşlik “sekular ana
okullarında”da hristiyan kültürüne dayalı bir müfredatı
titizlikle uygulayan bir Almanya’nın; İnsan Hakları
Beyannamesine ve Kopenhag Kriterlerine imza atmış,
Anayasası ile “din ve vicdan hürriyetini” vazgeçilemez
esasları arasına almış bir Almanya’nın;
hemde Fransa gibi diğer Avrupa ülkeleriyle birlikte aynı
günlerde gündeme getirdiği “kamusal alanda tesettür”
tartışmalarını değerlendirirken; tıpkı
Türkiye’dekine benzer bir yol izlemesi, herhalde sunulduğu
gibi “tarafsızlık” ilkesi, “laiklik endişesi”
gibi “suya tirit” sebeplerle izah edilemezdi...
Haydi Türkiye’de türban “dini sembol” (ne
demekse), “Laikliğe başkaldırıydı”,
“sistem tehlikede idi” (nasıl bir sistemse, defalarca
kurtarıldı, bir türlü huzura kavuşmuyor) vs.
vs...
Peki Hristiyan kültürünün iliklere kadar,
mecburi olarak, işlediği ve işletildiği
Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde, varlığı
% 5’e bile ulaşamayan toplam müslüman nüfusunun içinde,
zaten bir avuç olun tesettürlü neyin tehlikesiydi?...
Bu “nasırına basılmış
gibi” böğürenlerin gerçek endişeleri ne
olabilirdi ki, yıllardır dillerinden düşüremedikleri
tüm değerlere ve hatta kendi Anayasalarına dahi
ters düşmek pahasına “türban-tesettür” görünce
“kırmızı görmüş”e dönüyorlardı?...
Tesettürlü hanımlara okulda hademe-temizlikçi
olarak gülümseyebiliyorlar da, neden öğretmen olunca
somurtuyorlardı, hakim, doktor olamaz diyorlardı?...
O halde, “kamusal alan” bahanesi olamazdı...
“Laiklik” v “Sistem” endişesi hiç değildi...
Sakın gelecek on yıllarla ilgili bir endişe
olmasın dı?...
Sahi bu endişenin “Fransa’da günde en az 50
kişinin” İslam dinine dönüşüyle,
Almanya’da artan müslüman Alman sayısıyla bir
alakası olabilirmiydi?...
Hadi canım mı dediniz?...
Siz yine de farkınızı fark edip, fark
ettirerek, korumaya gayret ediniz...
Ne olur, ne olmaz!...
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
Ne
olur, ne olmaz
Cadı
Avı
Bizden
hatırlatması
İki
Olay ve Hasta kafa
İnsanlığa
Kurulan Tuzak
Bir
Bu Eksikti!
Bütün
“teferruatta” mı saklı?
Kaşınan
ve Kaşıyanlar
Dünden
Bugüne Değişen Bir Şey Yok
SAYFA
BASI
ekin@turkpartner.de
|