|

Dinine Değil
Dindarlığına İtirazım Var
Bilmem sizin de dikkatinizi çekti mi; “Soğuk Savaş”
dönemindeki sağ ve sol yelpaze ideolojilerinin cazibesini
kaybetmesinden hemen sonra din eksenli hareketler
kristalleşmeye başladı. Özellikle ülkemizde sırtını dine
dayayan ve sırtını dine çeviren siyasî kutuplaşma daha canlı
ve dinamik. Başka bir ifadeyle; dinden yana ve dinin
karşısında olmak; her iki tarafa da siyaseten kazandırıyor.
İster ülkemizde, ister dünyanın değişik yerlerinde olsun,
din karşıtları hep dindar üzerinden dini eleştiri yağmuruna
tutuyor. Düşüncesini ve günlük yaşantısını becerebildiği
kadarıyla dine göre tanzim edenler de, bunu hareketleri ve
görüntüleriyle ortaya koymaya çalışıyorlar. İşte tam da bu
noktada dindar, her iki tarafın eleştiri oklarının hedefi
olur: Dine karşı olanlar ve dindarın dindarlığına itirazı
olanlar...
Her devri bir öncekinden farklı kılan şey, toplum
hayatındaki değişim yani farklılaşmadır. Dünyanın bazı
yerlerinde hâlâ mekanik çağdan makina çağına geçememiş
toplumlar mevcuttur. Oralarda zaman sanki durmuştur.
Yüzyıllardan beri hep aynı hayat tarzı devamedegelmiştir.
Buna karşılık gelişmiş ve gelişmekte olan, hatta birçok
üçüncü dünya ülkesinde bile küreselleşmenin de tesiriyle
toplum hızlıca değişiyor. Her değişim beraberinde taraftarı
ve karşıtlarını da kendisi doğurur. Türk toplumu da bu
değişimi en şiddetli biçimde hisseden milletlerden
birisidir. Bu kültürel türbülansın sebebini biraz da
Cumhuriyetin ilk yıllarında aramak gerekir. Asırlarca
aşinası olduğumuz hayat tarzı, kültürel değerlerde
neredeyse bugünden sabaha Batı’dan yana bir değişiklik
sözkonusu olunca, alabora oldu. Son bin yılımızın filminin
şeridi koptu! Millet olarak tarihi akışımızdaki bu
kopukluğun meydana getirdiği sosyal ve kültürel sarsıntı,
aradan seksen yıl geçmesine rağmen bugün itibariyle asıl
şimdi “yan tesir”ini göstermeğe başladı. Bastırılan
duygular, susturulan sesler, prangaya vurulan beşerî ve
fikrî özgürlüklerin ve yerinden sökülen değerlerin kavgası
asıl şimdilerde verilmeğe başlandı.
Dayatılan, dikte ettirilen birçok tarifler, normlar ve
şablonların yeniden çerçevesi çiziliyor, tarifi yapılıyor.
Bunlardan en önemlililerinin başında ise, din ile ilgili
herşey gelir: Dinin fert ve millet hayatındaki yeri.... Ne
kadar ve nasıl bir dindarlık bahsi ise, hem
milliyetçi-muhafazakâr kesimin kendi içinde hem de
laik-seküler kesimde çokca tartışılan bir konudur.
Batı’nın kazandığı birçok erdemlere henüz ulaşamadığımız
gibi, onların kaybettikleri ve ulaşamadıkları birçok
erdemleri de çok şükür henüz biz muhafaza ediyoruz ve daha
kaybetmedik. Özellikle İslâmî değerlerin deforma olmadığı;
çarpıtılmadığı ve saptırılmadığı kesimler veya toplumlarda
erdemlerin erozyonu asgari düzeydedir. Dini değerlerin
belirleyiciliği mevzubahis olan kesimin bir başka adı,
dindar kitledir. Ülkemizde muhafazakâr kesimin, toplum
hayatının her sahasında varlığını hissetirmesi, yeni
tartışmları da beraberinde getirdi. Konuya girişimizde de
ifade ettiğimiz gibi, dindarlar hem kendi içlerinden hem de
karşı cepheden haklı ve haksız eleştirlere maruz
kalmaktadırlar.
Dindar müslümanla aynı dine mensup olmaktan dolayı
dindarlığının biçimi ve kalitesine olan itirazıma başlamadan
önce, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu’nu kendime
hem referans almak hem de kendime (muhtemel hücumlara karşı)
siper edinmek istiyorum. "Ahlakî değerlere ulaşmayan, ahlakî
değerleri gerçekleştirmeyen bir dindarlık, olgunlaşmayan bir
dindarlıktır. Biz ahlakın içerisine aynı zamanda kültürü,
sanatı, estetiği, mimariyi de katıyoruz. Çünkü yalın
dindarlık değil, medenileşmiş, süzülmüş, geliştirilmiş ve
sanatla estetikle, mimariyle, edebiyatla, musiki ile zengin
bir hâl almış dindarlık, 21'nci Yüzyıl'ın ihtiyacı olan
dindarlıktır". Diyanet İşleri Başkanı’nın, Erzincan’da
yaptığı bir konuşmasında dindarlığa getirdiği bu güzel tarif
2008 yılı itibariyle medyamızda geniş bir yankı buldu.
Mimarisi, sanatı, edebiyatı ve hayata dair bütün
güzellikleriyle bin yaşını aşkın dindarlığımız ani bir
kesintiye maruz kalınca, henüz yüz yaşını bile
tamamlayamamış bugünkü dindarlık zuhur etti. Hele hele bu
seksen senelik yeni dönemde dini hayatın son derece kısıtlı
olmasından başka, elit kesimimin, din bilgisi de sınrlı ve
kısıtlı olan halk yığınlarına dini terketmesi, tamamı olmasa
da, büyük kesimi için geçerli olabilecek, ‘sonradan görmüş
dindarlık’ tanımına haklılık kazandırdı. Din sadece belli
ibadetlerle sınırlı olmadığına göre, dindarlığın kapsama
alanı da hayata dair heryerde ve herşeyde vardır ve
olmalıdır da...
Oturmuş, belli bir kıvama gelmiş dindarlıkla, ham ve çiğ
dindarlık arasındaki bariz fark; ancak tarihin
derinliklerinden günümüze kadar gelen kültürel birikime
sahip olmak veya olmamakla izah edilebilir.
Not: Yazımızın bundan sonraki bölümünde niye ve neye itiraz
ettiğimizi sizlerle paylaşacağız.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Dinine Değil
Dindarlığına İtirazım Var
Ana!
Batı’nın
Şarklısı veya Şark’ın Batılısı
Ahlâkî
Kodlarımız
“Globallaşmanın
Pezevenkleri”
Modernizmle Gelen Devrimler
(3)
Modernizmle Gelen Devrimler
(2)
Modernizmle
Gelen Devrimler
Derdimiz
de var dermanımız da...
“Allahsız
Komünizm” ile “Allahlı Kapitalizm” Arasında
“Türkiye
sadece Türklerin değil”
SAYFA
BASI
|