VIZYON
Yard. Doç. Dr.
Haldun Çancı
|
|
|
haldun.canci@emu.edu.tr |

Jakoben AB’ci: “Baskın, Basanındır”
Ülkemizdeki AB lobicilerinin,
halkımızdan ne kadar kopuk olduğu, gün geçtikçe daha fazla
anlaşılıyor.
AB projesinin, yerli bir zemine dayanmadığı, toplumumuzun
içsel taleplerini yansıtmadığı, dış güçlerin çıkarları
doğrultusunda işlediği, gün gibi ortaya çıkıyor.
İçerisinde, halkın olmadığı, tepedeki seçkinlerinin
gerçekleştirdiği ve zorla halka da benimsettikleri, baskıcı
ve jakoben bir tutum olan, “yukarıdan devrim” anlayışı,
AB’ci çevrelerde yaygınlık kazanıyor.
Artık, yerli taşeronlar bile, savunucusu oldukları AB
projesinin, “ithal edilen dışsal bir dinamiğin” eşliğinde
yürütülen, bir “yukarıdan devrim” hareketi olduğunu
söylüyorlar.
Bunun gerekçesi olarak da, “Türkiye’nin kendi iç dinamiğinin
demokrasi üretmede çok zayıf oluşunu” gösteriyorlar.
Türkiye’nin içsel dinamiklerinin, demokrasiyi üretmede ve
yaşatmada zayıf olduğu iddiası, kısmen doğrudur.
Bunun, tarihsel, kültürel, siyasal, ekonomik, toplumsal ve
coğrafi gerekçeleri vardır.
Ancak, söz konusu bu gerekçeler varolduğu sürece, hiç kimse,
Türk toplumunu, demokrasiyi üretememekle suçlayamaz. Ayrıca,
bu, yapısal durum, hiçbir dış gücü, bizi olduğundan daha çok
ilgilendirmez.
Katılımcı siyasal kültür, ekonomik kalkınma ve tam
bağımsızlık sağlanamadan; uluslaşma süreci tamamlanamadan;
iç-dış tehditler ortadan kaldırılamadan; demokrasinin,
hiçbir yerde gelişemeyeceği açıktır.
Gerçek dostlar, bu gerekçelerin, ancak, zamanla ortadan
kaldırılabileceğini bilir ve bu yönde bize yardımcı olurlar.
Mevcut engeller ortada dururken, “demokrasi, demokrasi” diye
başımızda boza pişirmezler. Böyle yaparlarsa, samimiyetsiz
ve art niyetli oldukları düşünülür.
O zaman, insanın aklına, “AB-ABD ikilisi, aynen
Afganistan’da, Irak’ta ve bazı eski Doğu Bloğu ülkelerinde
olduğu gibi, “demokrasi”, “özgürlük”, “insan ve birey
hakları” kavramlarını istismar ederek, bizim üzerimizde de,
kendi çıkarları doğrultusunda bir operasyon mu yürütüyor?”
sorusu gelmektedir.
Dahası, bu güçlerin, kendi toprakları dışındaki bu
eylemleri, söz konusu kavramlara karşı, hiç de samimi
olmadıklarını ortaya koymuştur.
Demokrasi, dışarıdan ithal edilebilecek bir olgu değildir.
Bir halk, demokrasiyi, ancak, kendi içsel talepleri ile
kurabilir. Hiçbir toplumun demokrasi standartları, bir
başkasını ilgilendirmez.
Ayrıca, Türkiye’nin demokratik durumu, hangi dış güce ve
onun yerli taşeronuna, bu ülkede, “yukarıdan bir devrim”
hareketi gerçekleştirme hak ve yetkisi verir?
“Sizin başka işiniz yok mu, derdiniz Türkiye’nin demokratik
sorunları mı?” diye sorarlar adama.
Halktan kopuk, onun talepleri ile uyuşmayan, dış destekli
bir tepeden devrim yapmak, üstelik bunun, Kemalist Devrimle
kurulan ulus-devleti dönüştürme hareketi olduğunu beyan
etmek, kimin haddine düşmüştür?
Bu topraklarda devrim yapmak, ancak, bu toprağın insanını,
tıpkı Mustafa Kemal’in yaptığı gibi, arkanıza almakla
mümkündür.
Arkasında ulus olmayanlar, emperyalistlerin yedeğinde,
ancak, karşı devrim tertiplerler.
Bu gidişten anlaşılan o ki, bu tertipleri de kısa zamanda
ayaklarına dolanacaktır.
Uzun zamandır yazıp çizdiğimiz, Kemalist Devrimi tersyüz
etmeyi amaçlayan karşı-devrim hareketinin bir gerçek
olduğunu ve söz konusu AB sürecinde, iyice palazlanıp ete
kemiğe büründüğünü buradan anlamak mümkündür.
Marksizm gibi, sömürgecilik karşıtı bir ideolojiden
aşırdıkları, “yukarıdan devrim” türü kavramlarla, bugün,
Batı sömürgeciliğine destek olan, bu, yerli taşeronların
taşıdıkları çelişkiler, bununla da sınırlı değildir.
Yıllardır, Kemalist Devrimi, tepeden inmeci ve Jakoben
olmakla suçlayanlar, bugün, tertipledikleri karşı devrimin
de, tepeden bir devrim olduğunu ilan ediyorlar.
Çünkü, Kemalist Devrimle ilgili yalanları, toplumsal destek
bulmayan, bu taşeronlar, dış güdümlü, uyduruk, tepeden
devrimlerinin arkasında da halkın olmadığını biliyorlar.
Onun için de, adını, “yukarıdan devrim” koyuyorlar.
Yerli taşeronlar, Türkiye’nin, Kemalist Devrimden sonra,
ikinci bir devrim yaşadığını, ulus-devletten, sözde
demokratik devlete geçmekte olduğunu iddia ediyorlar.
Biz de, başından beri bunu ilan ediyorduk. “Demokrasi,
özgürlük, insan hakları, dünya ile bütünleşme” kamuflajı
ile, ulus-devletler, tüm dünyada, yok edilmeye çalışılıyor.
Bu planın adına da “küreselleşme” ve “demokratikleşme”
deniyor. Ancak, burada gizlenen şey, bunun emperyalist bir
plan olduğudur.
Emperyalist planları, tepeden devrimlerle gerçekleştirmeye
çalışanlar, süper güçlerin dümen suyunda gitmeyi, “ırmağın
aktığı yönde yüzmek olarak” algılıyorlar.
Ülkelerini, sömürgeciliğin şerrinden korumak isteyenleri
ise, “ırmağın aktığı yönün tersinde yüzenler” olarak
tanımlıyorlar.
Güçlünün yanında saf tutmak, insana, kimi zaman bu duyguları
yaşatsa da, asıl gücün halkta, ulusta olduğunu bilmek
gerekir.
Bu bilinç, istismar ettikleri demokrasinin de bir
gereğidir.
Arkanızda halk yoksa, ki olması mümkün değil, kimin
desteğini almış olursanız olun, ister tepeden, ister
tabandan hiçbir devrim gerçekleştiremezsiniz.
Bu topraklar, bir kez daha, size, bu gerçeği öğretecektir.
Tepeden devriminiz, başarılı olamayacağı gibi, kısa zamanda
kendi çocuklarını da yiyecektir.
“Değişimden korkuyorlar ve direniyorlar” dedikleriniz, iddia
ettiğiniz gibi, bu toplumda, “dizginleri ellerinde
tutanlar”, “statükocular” ve “menfaatleri zedelenenler”
değil, ulusun ta kendisidir.
Evet, halk, değişim ve reform adı altında, devletin
etkisizleştirilmesine, çökertilmesine, işlemez hale
getirilmesine tepkilidir. AB uyum yasaları çerçevesinde,
asayişin ortadan kalkmasından müthiş rahatsızdır. Bölünme ve
beka kaygısı içerisindedir. “Gönüllü vatandaş olma”
sloganları altında, “esir vatandaş” yapılmaktan
çekinmektedir.
Bu tepki ve rahatsızlık, nice zamandır, AB sürecine karşı
bir toplumsal direnişi yükseltmektedir.
Bu direniş, Türk ulusunun, doğal bir korunma refleksidir. Bu
reflekse karşı direnmeye, hiçbir iç ya da dış odağın gücü
yetmeyecektir.
“Artık, bu işin durması mümkün değildir. Direnecekler, biz
de direneceğiz” diyenler, bir mücadele zemini yaratmaya
çalışıyorlar.
Belki farkında değiller, ama, bu toprağın insanının, bıçak
kemiğe dayandığında, gereğince davranmayı çok iyi becerdiği
bir felsefeyi canlandırıyorlar:
“Hasan değil, basan alır” ya da “Baskın, basanındır”.
haldun.canci@emu.edu.tr
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
Jakoben
AB’ci: “Baskın, Basanındır”
DP’nin
Son Tavrı ve Düşündürdükleri
Türkiye’nin
AB Yolculuğu
‘Etnik-merkezciliğe’
Karşı ‘Kültürel Görecelilik’
AB
sürecini sürdürebilir miyiz?
Ulusal
mutabakat yönetimi
Medeniyetler
Çatışması: Küreselleşmenin Sonu
Küresel
vatandaşlar
Türkiye'nin
Batı
Sorunu
Bir
Filmin Düşündürdükleri
SAYFA
BASI
|