|
BRÜKSEL
MEKTUBU
Yakup
YURT
|
|
|
yakup.yurt@skynet.be
|
DARBELERLE
DOLU 55 YIL
Doğum yılım
1950. Yani DP ile
çoğulcu parlâmenter "demokrasi"ye geçtiğimiz
yıl. 14 Mayıs 1950'de ilk sivil cumhurbaşkanı
Celal Bayar ve başbakanı
Adnan Menderes ile
27 Mayıs 1960 askeri darbesine kadar süren on yıllık
dönem. O tarihte ben Gemlik
Atatürk İlkokulu dördüncü sınıfında
okuyorum. Sınıfımız birinci katta ve ben
derste camdan sokağa bakıyorum. Olağan olmayan
bir durum olduğunu çocuk zekâmla hissetmiş olmalıydım;
zira karşı kaldırımda miğferli iki
askeri inzibat sert adımlarla yürümekteydi. Hocam Faik
beye "hocam, hocam, dışarda askerler yürüyor"
diye bağırdım. Koştu, baktı ve müthiş
keyiflendi. Meğerse hocam bekliyormuş darbeyi. Hocamın
CHP'li olduğunu
büyüyünce öğrendim. O zamanlar memurlar, aydınlar
ve askerler CHP'liydiler genelde. Sonra meşhur Yassıada
duruşmaları başladı. Duruşmaları
radyodan naklen dinlerdik pür dikkât, zira Celal Bayar Umurbey'li,
yani bizim köylüydü. Sonucu merak ediyorduk hep birlikte.
Merhum Şevket Rado'nun
haftalık Hayat
mecmuası çıkardı o zamanlar; hepsini
biriktirdim. Başbakan Adnan Menderes, dışişleri bakanı F. Rüştü Zorlu ve maliye bakanı Hasan Polatkan idam edildiler. 1883 doğumlu olan Celal
Bayar'ın idam cezası ise ileri yaşına
hürmeten müebbet hapise dönüştürüldü. Bu birinci
darbeydi. "Atatürkçülük" adına irticaya
kayan sağa karşı yapıldığı
söylenir. Ama ben çocuktum ve ne olduğuna aklım
ermiyordu...
Ortaokulu da Gemlik'te okudum. Rumlardan
kalma ahşap ve kocaman bahçeli bir binaydı okulumuz.
Gemlik'te lise olmadığından Bursa Erkek Lisesi yatılı bölümüne kaydoldum mecburen.
Heykeli okulun bahçesini süsleyen, "Çalıkuşu"
romanının yazarı, büyük edebiyat üstadı
Reşat Nuri Güntekin
gibi. 1961 Anayasası, 1962 Ankara Antlaşması
derken Türkiye'den Avrupa'ya işgücü göçü başladı
1963 yılından itibaren. Mustafa
amcam 1963 yılında, akabinde de ağabeyi olan
babam 1966 yılında Belçika'ya göçtüler işçi
olarak. Biri kömür madeni, diğeri fabrika işçisi.
Belçika Devleti aile birleşimi siyasetini güttüğünden,
babamızın peşinden biz de Belçika'ya geldik
ister istemez, 1967 yılında. Türkiye'de Demirel
dönemi başlamıştı. "Küçük Amerika" hayalinden "Böyyük Türkiye"
sloganına geçilmişti. Bu hayal ve sloganlar birçok
insanın gençliğini çaldı, canını
aldı... Yönetenlerin "bana
Allah'tan başka kimse hesap soramaz" dediği
ve "netekim"
de soramadığı ülkede demokrasi
bekleniyor hâlâ. Olur görürsen selâm söyle; en
son Kopenhag'da
bira içerken görmüşler! Bizimkiler işgücü (insan)
ihracatı yaparken, AB "demokrasi" ihraç ediyor!
Derken geldi çattı 12
Mart 1971 Muhtırası, yani ikinci darbe. Bu kez
"Atatürkçülük" adına sola karşı.
Akabinde haksız yere asılan masum gençler. Ve bütün
bunların sonucu Türkiye'de kök salan ve gitgide acımasızlaşan
istikrarsızlık. Çatışmanın her türlüsü
: "milliyetçi-komünist", "sağcı-solcu",
"dinci-laik", "alevi-sünni", "türbanlı-başı
açık", "Türk-Kürt", "AB'ci-Ulusalcı"...
Kamplaşma, tırmanma, etki-tepki, kin, nefret,
intikam, çatışma, kapanmayan yaralar, gözyaşları,
kopma, uzaklaşma ve global yozlaşma!
Darbe öncesi durumlar hep birbirine benzer :
Darbe yapacak olanlar veya yaptırmaya teşvik edenler
önce zemin hazırlarlar. Minareye kılıf hazırlanır.
Piyonlar yerleştirilir ve satranç oynar gibi aşama
aşama hedefe doğru ilerlenir. İşsizlik,
fakirlik ve cahilliğin bol olduğu bir ortamda piyon
bulmak kolaydır. Bu değişmez evrensel bir
kuraldır. Gaza gelenler hep aynı kişılerdir...
Birileri de her zaman bir yüceliğin tekeline sahiptir.
En çok onlar bilir, inanır, sever... Melekler hep bir
tarafta, şeytanlar karşı taraftadır. Ya ölürlerse,
ya öldürürlerse "cennetlerini" hak edeceklerine
inanırlar. Yaşamayı ve yaşatmayı düşünmezler
her nedense! Canlı bombalar patlar, masum canlara kıyarlar.
1970'li yıllarda gazetelerde ki ana sayfaların değişmez
içeriği o gün patlayan bombalar, faili meçhul
cinayetler, akan kardeş kanları ile doluydu. Bu
olaylar o kadar normalleşmişti ki insanlar buna
şaşırmıyor, o günkü ölü sayısı
25-30'un altındaysa bir nebze olsun umutlanıyorlardı.
Lise ve üniversite tahsilimi tamamladıktan
sonra, 1979 Şubat ayında Türkiye'ye "kesin"
dönüş yaptım. On iki yıl uzak kaldığım
ülkemi özlemiştim. Yedek subay olarak vatani görevimi
yapacak, kısmet çıkarsa evlenecek ve idealist bir
"aydın" olarak ülkemin gelişmesine katkıda
bulunacaktım. Ben bu duygularla yola çıkarken, gözü
yaşlı boynu bükük Belçikalı
sevgilim hüzünlü bakışlarla trenimin arkasından
el sallıyordu.Niyetlerimin hiçbiri gerçekleşmedi.
Kaldığım sekiz ay boyunca hayatımın
en kötü dönemini yaşadım. Türkiye'de özgürlük
adına özgürlüğün katledildiğine tanık
oldum. Ve benim için özgürlüğün hava gibi, ekmek
gibi, su gibi, ne denli elzem olduğunu anladım. Ve
bir uçak misali, Belçika'ya acil iniş yaptım.
"Atatürkçülük" adına, hem
sağa hem sola karşı üçüncü
darbe, yani 12 Eylül 1980 darbesi olduğunda ben Brüksel'deydim. Bir
yandan Flamanlara ait OCGB'de
(Brüksel Yabancıları Karşılama Servisi) CST
(cadre spécial temporaire) tabir edilen geçici özel kadro
memurluk yapıyor, diğer yandan da TKED-ACET
(Türk Kültür ve Eğitim Derneği/Association
Culturelle et Educative de Turquie asbl) derneğinin başkanlığını
yürütmeye çalışıyordum. Derneğimiz Atatürkçülük
temelinde birleşenlerden oluşan çoğulcu bir
yapıya sahipti. Muammer
Derinöz, Ülkü İyidoğan, Mahir
Pala, merhume Meryem
Pala, Ali İnce
gibi "Maocu" diye nitelendirilen arkadaşlar
çoğunluktaydılar. Ama anti-komünist olduğunu
haykıran ben başkandım. TKP
veya TİP yanlısı
diğer Türk arkadaşların BTİB
adında ayrı bir derneği vardı. Bu arkadaşlar
"Moskova" yanlısı olarak biliniyor ve biz
onların ideolojik "düşmanı" sayılıyorduk.
Hristiyan Sendikalar Kondeferasyonu (CSC)
Türk Masası müdürü sendikacı Muharrem
Karaman'ın yönettiği Türk-Danış
ta çoğunlukla onlarla birlikte hareket ediyordu. Diğer
yandan da RTBF Liège
Radyo-TV'sinde "komünist" lakaplı Nazım Alfatlı'nın haftalık programları vardı.
OCGB'de işe başlamamda "Maocuların"
desteği olduğundan, işe başladığımın
ertesi günü Flaman amirim beni makamına çağırdı
ve aynen şunları söyledi : "Dört kişiden
seninle ilgili olarak telefon geldi, seni faşist ve/veya
ajan olmakla suçluyorlar". Gülümsedim. "Maocuların"
da "Moskovacılara" "kızıl faşistler"
dediğini söyledim. Konu kapandı ve bir daha da açılmadı.
Hafta sonları halen BADD Başkanı olan Mahir
PALA ve rahmetli eşi Meryem Pala ile birlikte Bolu'lu
İbrahim Ustanın Evere'deki
Bosphore (Boğaziçi)
isimli lokantasında çalışırdık. Bulaşıkçılık
dahil her işi yapardık. Müşteriler genelde NATO'da
çalışan Türklerdi.
Çelişkiler çok keskindi. Atatürkçü
ben "Moskovacılar" ile "Maocular"
arasındaki ideolojik kavganın kıskacında
kalmıştım. MHP
Genel Başkanı Merhum Alparslan
Türkeş ve İşçi Partisi Genel Başkanı
Doğu Perinçek
Mamak Askeri Cezaevi'nde
aynı koğuşta kalıyorlardı. Avrupalı
gözlemciler Türkiye'de siyasi duruşmalara katılarak
cunta üzerinde psikolojik etki yaratmaya çalışıyorlardı.
Ben Perinçek'in savunmasına destek amacıyla aralıksız
Türkçe-Fransızca çeviri yapıyordum. Gönderilecek
gözlemciyi bilgilendirmeyi amaçlıyorduk. Biz dernek
olarak Hür Brüksel Üniversitesi (ULB)
Profesörü Pierre
Mertens'i gözlemci olarak gönderdik. Kendisi aydın
ve demokrat bir insandı. Dönüşünde Uluslararası
Basın Merkezi'nde (IPC)
bir basın konferansı düzenledi. İlgi büyüktü.
İdeolojik Türk ve Belçikalı karşıtlarımız
tam kadro ordaydı. Gözlemci Pierre Mertens özetle
şöyle dedi : "Ben
her türlü askeri darbeye karşıyım. Türkiye'deki
12 Eylül darbesine de karşıyım. Ancak darbeyi
yapan cunta beş orgeneralden oluşuyor. Bunlardan
üçünün liberal, ikisinin faşist olduğu sanılıyor
ve şu an mevcut iç dengeye göre liberaller duruma
egemen. Fazla üzerlerine gidilirse bu denge faşistler
lehine değişebilir. O yüzden temkinli davranmakta
yarar var!" Sen misin öyle diyen ! Anlı ve
şanlı devrimcilerimiz galeyana geldiler. Konuştuğum
bir İtalyan ve İspanyol komünist parti temsilcisi
bir ülkede günde ortalama 25-30 terör kurbanı olmasının
birşey ifade etmediğini, bunun kaçınılmaz
tarihsel bir süreç olduğunu, diğer Avrupa ülkelerinde
de olduğu gibi bir iç savaş yaşanmadan Türkiye'ye
demokrasi gelemeyeceğini anlatıyordu. Hayret ettim,
şaşakaldım! Dünden bu güne neler değişti?
"Moskovacıların" büyük bir çoğunluğu
liberalleşti ve köşe dönmeci oldu. Sosyalizm ise
tarihsel sürecin bir parçasıydı:
Yaşandı ve bitti... Şimdiki moda
globalleşme, küreselleşme, "insan hakları",
"demokrasi". Onlara göre ulus-devlet, ulusçuluk,
Atatürkçülük, yurtseverlik eşittir marjinallik,
dinozorluk, jakobenlik, şoven milliyetçilik.
Türkiye'yi kasıp kavuran siyasal şiddet
olayları 12 Eylül askeri müdahalesiyle birlikte bir gün içerisinde hissedilebilir bir biçimde azaldı ve kısa
bir süre büyük ölçüde durdu.Özellikle yasadışı
sol örgütler hızla çökertilerek etkisiz hale
getirildi. 1982 Anayasasının yürürlüğe
konmasıyla birlikte hukuksal altyapı hazır sayılırdı
ve uygulama için uygun bir adam gerekiyordu. Merhum Turgut
Özal'ın pragmatik kişiliği bu görev için
son derece uygundu. ANAP(ara)
dönemi başladı. Maneviyatçılık edebiyatı
yapılarak insanlar para ve maddeye tapar hale
gitirildiler. Her şey para mukabili alınır-satılır
oldu. İşçi, köylü, memur veya emekli geliriyle
para elde edilemeyeceğine göre, paranın bulunduğu
yerlere (bankalar ve hazine) yakın durmak gerekiyordu.
Nitekim siyaset dünyası-bürokrasi işbirliği
sayesinde bankalar hortumlandı ve hazine kamu ihaleleri
sistemiyle boşaltıldı. Sonuç ortada. Peki
şimdi ne olacak? Herşey satılacak ve Türkiye
yabancı sermaye cenneti olacak(mış)! Ölme eşşeğim
ölme; ölme ki semer vurup biraz daha bineyim sırtına...
Wikipedia
ansiklopedisine göre, bu darbe sonucunda oluşan trajik
tablo şöyle:
"650 bin kişi
gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi
fişlendi, açılan 210 bin davada 230 bin kişi
yargılandı,7 bin kişi için idam cezası
istendi,517 kişiye idam cezası verildi, haklarında
idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol
görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu,
1'i Asala militanı), idamları istenen 259 kişinin
dosyası Meclis'e gönderildi, 71 bin kişi TCK'nin
141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı, 98 bin
404 kişi örgüt
üyesi olmak suçundan yargılandı, 388 bin kişiye
pasaport verilmedi, 30 bin kişi sakıncalı
olduğu için işten atıldı, 14 bin kişi
yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi
siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti, 300 kişi
kuşkulu bir şekilde öldü, 171 kişinin işkenceden
öldüğü belgelendi, 937 film sakıncalı
bulunduğu için yasaklandı, 23 bin 677 derneğin
faaliyeti durduruldu, 3 bin 854 öğretmen, üniversitede
görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine
son verildi, 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis
cezası istendi, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay
hapis cezası verildi, 31 gazeteci cezaevine girdi, 300
gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci
silahla öldürüldü, gazeteler 300 gün yayın yapamadı,
13 büyük gazete için 303 dava açıldı, 39 ton
gazete ve dergi imha edildi, cezaevlerinde toplam 299 kişi
yaşamını yitirdi, 144 kişi kuşkulu
bir şekilde öldü, 14 kişi açlık grevinde öldü,
16 kişi kaçarken vuruldu, 95 kişi çatışmada
öldü, 73 kişiye doğal
ölüm raporu verildi, 43 kişinin intihar
ettiği bildirildi."
Bu
kadar acının ayrık otu gibi kök saldığı
Türkiye coğrafyasında kardeşlik ve demokrasi
nasıl yeşerecek? Gerçekten çok merak ediyorum.
Brüksel, 13 Eylül 2005
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
Darbelerle
Dolu 55 Yıl
Tükenen
Ömürler
Gurbetten
Gelmişim...
Lahey'de
Kısa Bir Günden İzlenimler
1950’den
Mektup Var…
Nereden
geldik, nereye gidiyoruz?
Tutarlılığa
Davet
Köprünün
altından daha çok sular akacak
SAYFA
BASI
|