|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
Ah
şu düşmanlar olmasa...
İslâm âleminde “...hiç kimse zihin konforunu bozmaya
yanaşmamaktadır .(M. Hoffmann)” tesbitinin muhatabı olmamak
için yaygın kolaycı komplo teorileri üreticilerine itibar
etmemeğe özen göstererek hadiseleri ve arkasında yatan
zihniyeti idrak etmeğe çalışıyorum. İşine geldiği gibi,
ihtiyaç duyduğu yer ve zamanda âyet ve hadislerin arkasına
sığınarak kolayından fetva vermek, ahkâm kesmek varken, niye
kafa yorarak tatlı canını incitsin... Kuran’ı yorumlayabilmek
için beyin emeği, göz nuru gerekir. Hz. Peygamber’i
anlayabilmek, O’nun sünnetini uygulayabilmek zahmetine
katlanacağına, O’nu kendisine uydurarak bir “Şark Kurnazlığı”
maharetini daha sergilemiş olur. Kişinin kendisini düzeltmesi
kadar nefsine zor gelen başka bir şey olamayacağına göre,
bütün rezilliğin, cehaletin ve içinden çıkamadığı geri
kalmışlığın faturasını “şu zalim din düşmanları”na keserek,
tere yağından kıl çeker gibi, süttten çıkmış kaşık gibi
kendisini temize çıkarıverir. Komplo teorilerini deşifre etmek
kadar, kendisi de başkaları için bari komplo üretebilse...
“Bu
komplocu yaklaşım, hemen Amerikan merkezi haber alma
teşkilatını (CIA), İsrail gizli servisini (Mossad), Siyonist
organizasyonları, farmasonları, hatta NATO’yu devreye sokarak
Ümmet-i Muhammed’in başına gelen bütün felaketlerde başlıca
sorumluluğun bunlara ait olduğu düşüncesini seslendirmeğe
başlar. (M. Hoffmann, a.g.e)”. Bununla beraber, yukarıda
zikredilen kuruluşların hemen hemen herkes tarafından tahmin
edilen, kısmen de bilinen, İslâm dünyası üzerinde oynadıkları
rolü inkâr etmek veya görmemezlikten gelmek de mümkün
değildir.
Bir
başka müslüman entellektüel de, (müslüman) meslektaşlarını hem
‘zihin konforu’ndan ve hem de okları hep kendisine
çevirmesinden vazgeçmeğe davet ediyor: “İslami intelijansıya,
kendini suçlamanın sinirli katılığı olmaksızın, geçmişini
efsanevileştirmekten sıyrılarak normatif İslam’a belirli bir
mesafeden bakabilir.(Prof. Hişam Cuayyıt, Avrupa ve İslam, s.
13)”.
Müslümanlar Batı’yı bu çerçevede değerlendirirken, Batı;
İslam’ın savaşçı, kadına baskı yapan, demokrasi ve insan
haklarına, düşünce hürriyetine hayat hakkı tanımayan,
müslümanların ise gerici ve tembel oldukları noktasında
kalıplaşmış kanaatlere sahiptir. Ortadoğu’daki intihar
eylemcileri, Avrupa’nın merkezindeki müslüman azınlıkların
genel görüntüsü ise Batılı’nın müslümanlar üzerindeki menfi
bakışlarını daha da pekiştirmektedir.
Bavyera
Eyaleti Başbakanı Edmund Stoiber, böylesi bir filmi (Kurtlar
Vadisi-Irak) destekleyenlerin AB kapısından içeri
giremeyeceklerini söylerken, karikatür krizini istismar ederek
kitleleri Batı’ya karşı kışkırtan vasatın altında bir Ortadoğu
ülkesinin liderinden ne farkı var?
İhtilaf Noktaları
Botho Strauss (Spiegel, 13.2.06) “İhtilaf (Der
Konflikt) başlıklı makalesinde, bazen kışkırtıcı bir üslub
kullanarak; futbol sahasında top koşturan Alman gence
Almanyalı bir Türk, ‘hıristiyan domuzu’ derse, o gencin dindar
olmasa da kendi dini değerlerine dönüş yaparak, karşı atağa
geçeceğini anlatırken, genelde Almanya’daki müslüman, özel de
ise Türk azınlığın en geç yirmi sene sonra belli semtlerde
nüfusun çoğunluğunu teşkil edecekleri için Almanların
azınlıkta kalacağını, şimdiki sözde paralel toplumun aslında
yarınlara hazırlık toplumu olduğunu ve müslümanların kendi
aralarında uyumu pekiştirerek, sisteme uyumun
sağlanamayacağını, ihtilafın çağdaş değerlerle
çözülemeyeceğini, çünkü meselenin temelinde iki ayrı din
kültürünün yattığı tezini okuyucularıyla paylaşmaktadır.
Belki Batı Avrupa’nın içinde bulunan müslüman
azınlığa genel bir bakışı İslam/Hıristiyan ikileminde
özetlenmiş olan şu tesbite dikkatinizi çekmek istiyorum:
“Devlet, dinle alakalı meselede kendisini muaf tutuyor. Kilise
ise, devletin koyduğu kanunlara itiraz etmiyor. Fakat bu
durum; ister göçle, isterse globallaşmayla gelen dinler
tarafından zorlanmakta ve kabul görmemektedir. (Robert Leicht,
Zeit, 6.2.06)”. Burada dinlerden kasıt, sadece İslam’dır.
Almanya
Eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer Mart 2002 tarihinde,
Cenevre İnsanhakları Komisyonu’nda kültürlerarası diyalogla
ilgili şöyle diyordu: “Bilhassa 11.9. tarihinden itibaren
İslam’la kültür diyaloğunu özel bir aciliyet olarak görüyoruz.
Fakat bu diyalog, eğer her iki taraf da kendisi için kabul
edilmezi, kabul ederse ancak meyvesini vermeğe
başlar.(Deutsches Institut für Menschenrechte-Alman İnsan
Hakları Enstitüsü-, Kasım 2003).
İslam-Hıristiyan diyaloğunun en önemli kırılma
noktalarından birisi de, müslümanlar için “kabul edilmez”
olanıdır. Bunun en müşahhas örneği ise, Hz. Peygamber’in
karikatürüze edilmesi hadisesidir. Hıristiyanlık’da bizdeki
gibi Peygamber dokunulmazlığı yoktur. Zaten Hz. İsa’yı
temsilen yapılan resimlersiz bir Hıristiyanlık düşünemeyen
Batı, bu konuda müslümanları bazen anlayamıyor, bazen de
anlamak istemiyor. Batı kültürüne “entegre omuş bir İslam”
sözkonusudur onlar için. Hatta biraz daha ileri giderek, bazı
Kuran âyetlerinin değiştirlmesini talep edenler bile var.
Başkasını illâ da kendisine benzetme inadından vazgeçerek,
karşılıklı farklılığa saygı gösterilse, ihtilaflar asgari
düzeye indirilebilir.
İslâmiyet’le Hıristiyanlık arasındaki en büyük
fark işte burada başgöstermektedir. Belki de müslümanlarla
hıristiyanların dinî konulardaki esaslı ihtilafı bu
farklılıktan kaynaklanıyor:
“Batı biliyor ki, İslam farklı bir paradigma
ve sistem dışından gelen esaslı bir itirazdır. İslamiyeti
diğer kültürler gibi dönüştüremediği ve temel iddialarından
vazgeçirip içine katma başarısını gösteremediği için onu
farklılığıyla kabul edemiyor. (Ali Bulaç, Zaman Gazetesi
11.11.04)
DEVAM EDECEK
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|