|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
Ufkumuzu
Karartan Aydınlar
“Bizde fikir ormanda uyuyan
güzeldir, kendisini uyandıracak prensi bekliyor.
(C. Meriç)”
Bir kaya parçasının ustanın
elinde şekillendiği gibi, ham maddelerin fabrikalarda
işlendiği gibi ve delice akan suların kanallarla kontrol
altına alınarak, yerine göre barajlarda biriktirilip
elektrik enerjisine dönüştürülmesi gibi, bir milletin
aydınları onu şekillendirir, ham düşünceleri olgunlaştırır
ve kullanıma hazır (potensiyel) gücü yönlendirir.
Bir toplumun maddî-manevî refah seviyesinin yükselmesi; onun
sahip olduğu değerlerin kıymetini yukarıdaki vasıflara haiz
münevverler sayesinde gerçekleşir. Türkiye’nin henüz daha bu
seviyeyi yakalandığını söylemek mümkün değildir. Bu
istikamette bazen ciddi endişeler sebebiyet veren
gelişmelere şahit olmaktayız. Tarihi geçmişimiz ve
bulunduğumuz coğrafik konum itibariyle dünya siyasetini
yönlendirenlerin odak noktasındaki ülkelerin başında
gelmekteyiz. Hâl böyle olunca; bin sene boyunca Haçlı
saldırılarının önünde kendini siper edinmesinin ötesinde
Viyana kapılarına kadar Avrupa’nın içlerine girebilmiş bir
millet üzerinde dünya hâkimiyetini elinde bulunduranların
binbir emelleri olabileceğini tahmin etmek, günümüz aydını
için sıradan bilgi olmalıdır.
Memleketin mevcut panaromasını bir göz atalım: 17 Aralık
2005’de AB-Tam Üyeliği müracaatı alındıktan sonra hükümet,
toplumda yeni heyecanlar yaratacak uzun vadeli projeler
ortaya koyamayınca; Meclis (parlemanto) içi ve dışı
muhalefetin sesi yükseliyor, giderek artan
memnuniyetsizlikler halka yayılıyor ve kurumlar arasında
öteden beri varolan güçler veya selahiyetler çatışması;
bazen “Başörtüsü”, bazen “Laik-Antilaik”, bazen de
“Ulusalcı-İslamcı” kavramlar etrafında tehlikeli boyutlara
vardırılıyor. Bir de bunlara, “karanlık güçler”in
tetikçilerinden çıkan kurşunları ilave ederseniz; ülke,
düşmanın arzuladığı ortama sürüklenmiş oluyor. Böylesi,
sıradan vatandaşın kafasını allakbullak eden, geçmişteki
kan, gözyaşı, yokluk ve ihtilallerin çağrışımını yaptıran
hadiseler karşısında millete ümit verecek, tehlikeleri
göğüsleyerek birliğimiz ve dirliğimizin teminatı olabilecek
aydınlarımızı geçmişten kalma ideolojik bir saplantı
içerisinde görünce, üzüntümüz bir kat daha artıyor.
Danıştay üyelerine yapılan saldırı, aslında istikrara,
rejime ve ülkenin geleceğine sıkılmış kurşun olduğunu herkes
bilmesine rağmen, konu kıtlığı çeken eli kalem tutan
anlı-şanlı yazarlarımızın ve ilim erbabımızın hırçın, akl-ı
selimden uzak ve sığ değerlendirmeleri, Türk aydını adına
bir azgelişmişlik vesikasıdır. İdeolojik çağdan
kalma, ezberlediklerinin ötesinde fikir üretmeden yoksun
olanlar, ülkenin önündeki en geçilmez barikatları
oluşturmaktadırlar. Bunların aslında kabile
reislerinden hiçbir farkları yoktur. Herkes; benim bildiğim,
benim partim ve benim çıkarlarım diyor. O mevzilerden atış
yapanların, “İslamcı”sı, “Atatürkçü”sü ve “Milliyetçi”siyle
hepsi de –kendilerine göre- ülkenin yüksek menfaatlerinin
yegane savunucularıdır. Ama diğer taraftan neticeye
baktığınızda; bu mevcut değerlerin hepsi de ülkesi ve
milletiyle telafisi mümkün olmayacak tahribata maruz
kalıyorlar.
Aşığı olduğumuz Avrupa, “Aydınlanma”yı aydınları sayesinde
gerçekleştirirken, kendi gerçekleriyle de yüzleşerek o
devreyi tamamlamıştır. Bizim aydınımız da, kendi dünya
görüşü veya inancından bağımsız olarak, Kemalist, Laik,
Antilaik, Ülkücü, Ateist, Dindar, Kürtçü, Alevici, Sünnici
ve sair unsurları kabullenerek düşüncelerini ortaya
sürmelidir. Fikirler dayatma yoluyla değil, ancak zıtlarıyla
çarpışarak (eğer varsa üstünlüğü) kendini kabul ettirebilir.
Aydının görevi, kendi doğruları dışında kalan herkesi ve
herşeyi karalaya karalaya toplum ufkunun tamamına yakınını
karartmak değil, ufuk açmak ve aydınlatmak olmalıdır. Bu
noktadan hareketle, Batı’dan neredeyse her konuda millet
olarak ağzımızın yandığı bu sıralarda ve hâlâ bir
başörtüsünü bile ülkenin en çözülmez meselesi haline
getirdiğimiz bugünlerde genel hatlarıyla “Kemalist”lerimiz,
“Milliyetçi”lerimiz ve “İslâmcı”larımız Türkiye’nin dünya
konjüktüründeki konumunu hangi siyasî, iktisadî ve kültürel
paradigmalara göre belirleyerek yönlendirmelidirler?
Millisi olmayan Müslüman-Türk düşünülemeyeceği gibi, İslâm’ı
olmayan Milli-Türk de asla düşünülemez! Dil, din ve soy
birliği olduğumuz diğer Türk boyları veya devletlerini
görmemezlikten gelmek, kendimizi inkâr manâsında olmasa da,
dünyadaki yalnızlığımıza boyun eğmek demektir. Bir taraftan
Batı dünyasıyla her türlü siyasi-iktisadi-kültürel
ilişkileriniz devam edecek, diğer taraftan Türk dünyası ve
İslam alemiyle kucaklaşarak güçleneceksiniz. Aydınımız,
milletler camiasında “Güçlü Türkiye” için olmazsa
olmazlarımızdan olan ve bu iki anataşıyıcımızı görerek
önümüzü açmalı, ufkumuzu aydınlatmalıdır. Bu konuda
içimizdekilerle cedelleşme yerine, dünya âlimleri arenasında
yarışabiliyorsa, her türlü takdir ve saygıya layıkdırlar.
Aksi taktirde, bu millet er veya geç kendisini sahiplenen
alimlerini bağrından çıkaracaktır.
Dünyanın yeniden bloklaşmaya meyillendiği, Rusya’nın tekrar
A.B.Devletleri karşısında “Süper Güç” olarak sahaya çıkmaya
hazırlandığı bugünlerde Türk aydını herkesden evvel, dünya
Türklüğünün örnek almak istediği, her konuda yardım
beklediği, ağabeyi ve lider olarak arzu ettiği Türkiye’yle
kültürel bağları pekiştermenin öncülüğünü yapmalı, bu konuda
devlet ve hükümet yetkililerini adım atmaya zorlamalıdırlar.
Sayın R.T. Erdoğan’ın Başbakanlığındaki Hükümetin Türk
dünyasıyla olan münasebetlerini son derece yetersiz
olduğunu, günlük siyaset dedikodusuyla köşesinde, patronunun
televizyonunda ahkâm kesenlerden veya Türk olarak yaratılmış
olmayı neredeyse inkâr edeceklerden beklemek de beyhudelik
olur galiba...
İmparaorluk tecrübesine ve zengin bir kültür birikimine
sahip genç, dinamik ve atılgan bir milleti anlayabilecek,
yorumlayabilecek ve onları Batı karşısında temsil ederken
alnı açık, başı dik durabilecek fikir ustalarına ihtiyaç
var.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|