|
BAKIŞ
Mahmut Aşkar
|
|
|
askar@turkpartner.de
|
Divan Sohbetleri
Her Perşembe
-Canlı Yayın-
Saat: 22.00
"türkshow'da"
Almanya’nın Müslüman
Paranoyası
“Ya uy, ya terk et” başlıklı
yazımızın devamı niteliğindeki bu bölüme başlarken, biraz
sloganvari başlığımıza açıklık getirelim: Almanya Türklerine
aşırı Türk düşmanları dışında, bu tür açıktan tehdit henüz
savrulmasa da, gelişmeler endişe vericidir. Almanların uyum
konusunda Türklere dayattıklarının hepsi itirazsız
kabullenilse de, Türkler bu ülkede var oldukları müddetce,
yabancı düşmanlığı adı altında Türk düşmanlığı da var
olacaktır. Bütün mesele “uyum” sözcüğü etrafında
yoğunlaşmaktadır. Alman tarafıyla tütk tarafı uyum’dan
farklı şeyler anlamakta ve sonuçlar çıkarmaktalar. Kasıtlı
bir uyumsuzluk sözkonusu olması mümkün değildir ama
mütemadiyen, “siz uyum sağlamıyorsunuz”da ısrar etmekde
kasıt vardır. Burdaki kasıt ise, Almanya’daki Türk nüfusunu
azaltmak veya çoğalmasının önüne geçemektir. Tartışılan Göç
Yasası da, bu gayeye hizmet için hayata geçirildi. Bu tür
dayatma ve kısıtlamaların dolaylı yollardan verdiği mesaj
da; “Madem Almanlaşmıyorsun, o halde Almanya’da işin ne?”
kabilinden birşey.
Camilere Casus İmam
Hıristiyan Demokratların (CDU/CSU) Federal Parlemanto
Grup Başkanı Volker Kauder 17 yaşındaki Alman vatandaşı
Marco’nun Antalya’da 13 yaşındaki İngiliz kıza tecavüze
teşebbüsten tutuklanması üzerine, “Eğer Türkiye delikanlıyı
hemen serbest bırakmazsa, Avrupa Birliği’ne çok uzak
olduğunu bilmelidir (Süddeutsche Zeitung, 26.6.07)”
şeklindeki tehdit dolu, her türlü diplomatik nezaketten uzak
demeci, Almanya’dan Türkiye’ye hangi seviyeden bakıldığını
çok açıkca ortaya koymaktadır. İşte bu bakış tarzı, bu
ülkenin Türk azınlığına da aynı çekilde yansımaktadır. Yine
CDU’lu Aşağı Saksonya Eyaleti Başbakanı Christian Wulff,
öteden beri giderek sıklaşan bir dayatmayı seslendirdi:
“Camilerde Almanca hutbelere artık geçilmelidir. Cuma
hutbelerinde ne söylendiğini bilmek istiyoruz . (Süddeutsche
Zeitung, 13.7.07 )”. Almanya’da Budizm, Musevilik ve diğer
hıristiyan mezheplerine mensup yabancılar, göçmen kökenli
vatandaşlar ibadetlerini kendi dillerinde yaparken, kimse bu
durumdan rahatsız olmuyor da, sıra müslümanlara gelince, bu
ayrımcılık, bu ötekicilik niye?...
Federal Almanya İçişleri Bakanlığı’ına bağlı birimler bir
taraftan müslüman azınlık temsilcileriyle diyalog
çerçevesinde karşılıklı güvene dayalı işbirliği yapmaya
çalışırken, diğer taraftan, Federal İçişleri Bakanlığı
temsilcisi Johannes Urban, Cezayir Din İşleri Bakanlığı’yla
irtibata geçerek, Almanya’daki camilerde casusluk yapacak
imam talebinde bulunması (www.german-foreign-policy.com)
hangi tarafın ikili oynadığını, samimiyetsizlik ve
güvensizliğini ortaya koyuyor. Camilere giren ve çıkanlara
kimlik sorulmaz, müslüman olup olmadığı bile bilinmez.
Mabetlerin kapısı herkese açıktır, hatta Alman istihbaratına
çalışanlara bile. Onun için Cezayir’e kadar zahmete de gerek
yoktu. Fakat bu tür girişimler, müslüman azınlığı daha çok
tedirgin olmasına haklı olarak sebebiyet vermektedir.
Adamdan sayar gibi yapmak
Allı-güllü lafların edildiği ortam ve mekanları bir
kenara bırakarak, “Kurtlar Vadisi-Irak” filmi, “Karikatür
Krizi”, Uyum ve İslam Zirvesi gibi konu veya olayların
etrafında meydana estirilen beyin fırtınasında Avrupalının
gerçek niyetini daha iyi anlayabilirsiniz. “İşte Almanya’da
minareli cami inşa edilip edilmemesi tartışmalarının yoğun
bir şekilde sürdürüldüğü bu günlerde Alman Papazlar
Konferansı Başkanı Kardinal Karl Lehmann, Almanya’da
Hıristiyan dinleri ile Hıristiyan olmayan dinlerin hukuki
olarak eşit olamayacağı yönünde bir açıklama yapmaktadır.
İşin ilginç yönü, demokratik bir hukuk devletinde iktidar
ortaklarından CDU’nun Genel Sekreteri Ronald Pofalla da
Kardinal Lehmannn’ın bu açıklamalarına tam destek
vermektedir. Pofalla, ‘Hıristiyanlık Avrupa’nın kültürel
merkezidir, İslam değil. İslam ile Hıristiyanlığın hukuki
eşitliği yanlış anlaşılan bir hoşgörü olur.’ diyerek çok
açık biçimde Hıristiyanlık ile İslam’ın hukuksal eşitliğine
karşı olduğunu ilan etti (Ahmet Külahçı, Hürriyet,
25.6.07).”. Böylece hoşgörü ve diyalog’dan, bunlarla
bağlantılı olan uyum (integrasyon)’dan ne anladıkları da
kendileri tarafından bir kez daha açıklığa kavuşturulmuş
oluyor:
Köln’de yapılacak merkezi camiye karşı olan, yine bu şehirli
meşhur yazarlardan Dieter Wellershof, İslam’ı “Savaşan Güç”
olarak tanımlarken, “topluca secdeye giden müslümanları,
önüne geçilmez bir enerji yığını”na benzetmektedir. Sonuç
olarak okuyucusuna (birçok Batılı yazar gibi) vermek
istediği şey; din olarak İslam ve mensupları müslümanlar
Batı için hayati tehlike arzetmektedir, bu yüzden
hakimiyetimiz altına alınmalıdır. ABD’nin öncülüğünde
müslüman ülkeler işgal edilirken, İslam’ın “Savaşan Güç”
değil, düşman ilan edilerek savaşılan bir din olduğunu ve
Hıristiyanlık adına işgalci güçlerin müslümanları
Ortadoğu’da olduğu gibi ezdiğini görmemek için galiba
Wellershof gibi bir Batılı-Alman-Hıristiyan olmak lazım.
Almanya Türklerine ve müslümanlarına savaş açan yazarlardan
birisi de, Ralph Giordana’dır. Liberal solcu olarak bilinen
Giardona, Köln’deki cami yapımına karşı çıkışındaki dozu o
kadar kışkırtıcı ve aşırı oldu ki, Yahudi bir anne ve Alman
bir babadan dünyaya gelen yazar Alman nazilerinden bile
alkış almaya başladı. Batı Avrupa müslüman azınlığı,
yumurtasını başka kuşların yuvasına kuluçkaya bırakan guguk
kuşuna benzeten Giordina diyor ki, “Yanlış göç politikası
neticesinde Fransa, İngiltere ve Almanya’nın öncülüğünde
ihtiyar kıta kendi yuvasına guguk yumurtasını bıraktı ki,
kuluçkadan sonra bu yumurtadan ne çıkacağını kimse bilmiyor
(TAZ-NRW, 8.6.07).”. Nazi Almanyası’nın zamanında
azınlıkları ve hele Yahudi kökenli Alman vatandaşlarını
nasıl yok ettiğini herkesden daha iyi bilmesi gereken 80
yaşındaki bu Alman-Yahudi karışımı yazar da müslüman azınlık
için böyle düşünürse, varın gerisini siz tahmin edin.
“Müslüman olduğundan saldırıya uğrayan, müslüman olarak
kendini savunur“
Batı Avrupa müslüman azınlık üzerine kafa yoran Batılı
aydınların içinde önyargılarını mümkün olduğunca bir kenara
bırakarak hadiselere objektif bakanlar da var.
“Hollanda-İngiliz karışımı yazar Ian Burum’a toplum
dramasını hissetmektedir. Onun vardığı netice: Katil (
Hollandalı yönetmen Van Gogh’u öldüren), iflas eden uyumun
bir ürünüdür. Yüzüne çarpılan kapı, verilmeyen burs ve geri
çevrilen her iş talebi, Bouyeri olayında olduğu gibi,
şiddete dönüşen hınç alma duygusunu körüklemektedir. ......
eğer neticede bu Türk veya Faslı istenmiyorsa, bu durumda
oluşan kültürel toplulukların kendi oyun kuralları geçerli
olacak. Kim müslüman olduğundan dolayı saldırıya uğrarsa,
genellikle müslüman olarak kendini savunur. “ (Jörg Spaeter,
Süddeutsche Zeitung, 11.1.07)
Polonyalılıktan sonra İslamlık Paranoyası
Aynı gazetenin önemli yazarlarından Dr. Heribert Prantl
(Merkel und das Abenteuer Auslaenderpolitik, Süddeutsche
Zeitung, 12.7.07), 2. Uyum Zirvesi akabinde kaleme aldığı
yorumda, “Almanya, göçmen politikası olmayan bir göçmen
ülkesidir” tesbitini yapıyor. Türklerin zirveyi boykot
etmesini anlamakta zorlananlar için Prantl’ı okumak yeterli
gelecektir: “...Büyük Koalisyon, Avrupa Birliği kurallarını
oturma, sığınma ve vatandaşlık haklarını sertleştirmede
istismar etmiştir. Vatandaşlık hakkı, uyum politikasının
temel taşlarından birisi olmasına rağmen, oldukça
zorlaştırılmıştır. “ Yazar’ın bilhassa şu tesbiti çok
yerinde ve önemlidir: “Alman vatandaşlığına geçmek
isteyenlerin Almancalarını imtihan edenlerin yüzünden,
potensiyel vatandaşlık adayları, vatandaş olmaktan ziyade,
testin sonunda karşıtı olmalarından korkulmalıdır. Zira,
vatandaşlık paragraflarla olmaktan ziyade, kalben kabul
görecek bir olaydır. Büyük Koalisyon’un tekrar çifte
vatandaşlığı tam da yürürlüğe koyma zamanıdır. “. İlginçtir,
tarih Almanya’da da tekerrür ediyormuş demekki...”Almanya’ya
misafir işçi göçü ilk defa 1950’li yıllarının sonunda
başlamadı ki... Ondan onyıllarca öncesinden başladı. O
zamanlar Polonya işçiler yüzünden, Almanya’nın
Polonyalılaşmasına karşı ikazda bulunanlarla, bugün
Almanya’nın İslamlaşmasına karşı ikazda bulunanlar arasında
çok az bir fark var.”. Almanya’yı Polonyalılaştıracaklar
yaygarası koparılırken, takriben bir asır sonranın
Almanya’sında sadece soy adlarından Polonya asıllı olduğunu
anlayabildiğimiz Almanlarla karşılaşıyoruz. Yani,
asimilasyonda %100 başarı!... Almanya’nın bu kararlı ve
Türklerin de kararsız tutumu karşısında 50 sene sonraki
Almanya’da Türkçe olarak “Ben Türküm” diyebilen insanların
sayısını doğrusu merak ediyorum. Yazarımızdan bir alıntı
daha yapmak istiyorum, çünkü “Yabancılar hukuku sahasında
kanun yapıcı, hafızasız kanun yapıcıdır. Diğer hukuki
sahalarda kanunlar değiştirilerek, takviye edilerek,
yenilenmiş, parlemanto toplumun değişen ihtiyaçlarına göre
kanunlar çıkarmıştır. Bundan dolayı, son yüz senede
vatandaşlık, aile ve evlilik haklarında çok önemli
gelişmeler olmasına karşılık, yabancılar hukukunda
olmamıştır! Göç yasası daha sonra atılmış küçük bir ilk
adımdı. Eğer politikacının hafızası yoksa, yaptığı iş
beyinsizliktir.”
Utanç verici durum
Bir de, burada yetişmiş yeni nesil Türklerden avukat bir
bayan olan Kadriye Aydın’ın Almanya’nın göç yasası ve
göçmener politikasıyla ilgili bir-iki tesbitine yer verelim:
“Göçmenler üzerine konuşuluyor, onların nasıl bir problem
olduğu dile getiriliyor ama çözüm aranırken göçmenlerin
görüşüne başvurulmuyor.”. Almanya’nın oldum olası metodu bu
olmuştur: Göçmeni dinler ama neticede kendi kafasına
koyduğunu yapar. Yazımızın birinci bölümünde de
belirttiğimiz gibi, bilhassa müslüman göçmene bakış açısı,
ağa-ırgat veya patron-işçi seviyesizliğindedir. Yarım asıra
yaklaşan bir zaman geride bırakılmasına rağmen bu
istikamette katedilen mesafe ortadadır; onun için fazla söze
de aslında hacet yoktur. Kadriye Hanım yapılan zirvelerle
ilgili de Almanya gerçeğini özetlemiş: “Bir taraftan Uyum
Zirvesi ve İslam Konferansı gerçekleştirilirken, uyum için
memenuniyet verici birşeyler yapılmak isteniyor, diğer
taraftan ise, kanun koyucu olarak tam bunun tersine,
(zorlaştırıcı) çalışılmalar yapılıyor. Bu benim için
inandırıcılıktan çok uzak ve Almanya adına utanç verici bir
durumdur. (Islamische Zeitung, Temmuz-2007) “.
Bir daha tekrar edelim: Haklarının ne olduğunu bilmeyen,
bilse de, o hakları talep edecek dilden mahrum olanların
evlatları şimdilerde bir Alman vatandaşı olarak, bazı
konularda yeni vatanının icraatlarını sorguluyor ve
gerekirse Almanya adına utanç duyduğunu dillendiriyor. İşte
Almanya’nın ezberini bozan yeni nesil Türkler!
Not. Bundan sonraki bölümde konuyu neticelendireceğiz.
YAZARIN
DİĞER
YAZILARI:
SAYFA
BASI
|