VIZYON
Yard. Doç. Dr.
Haldun Çancı
|
|
|
haldun.canci@emu.edu.tr |

Klasik Bir Memleket Hikayesi:
Kırk Katır Mı, Yoksa,
Satırları Paket Mi İstersiniz?
30 Haziran 2006 tarihinde, Kanal 7’de yayınlanan “İskele
Sancak” programında, Hükümetin, AB konusundaki performansı
değerlendiriliyordu.
Katılımcılardan biri olan Cengiz Çandar isimli kişi, aynen
şunları söyledi: “Ben kötümser değilim. Türkiye’de, AKP
Hükümeti de dahil, hiçbir hükümet, AB sürecini durduramaz,
bu süreçten geri adım atamaz. Bunu göze alamaz. Buna gücü
yetmez. Aynı şekilde, Türkiye’deki dinamik güçler de
(sanırım TSK’yı kastediyordu), eğer dayak yemek
istemiyorlarsa, bu süreci durdurmaya yeltenmezler.”
AB’ci ve ABD’ci siyasetin, Türkiye’deki en önemli
sözcülerinden birinin, milyonların önünde sarf ettiği bu
sözler, uzun zamandır ortaya koymaya çalıştığımız tezin, bir
anlamda kanıtı niteliğindeydi.
Biz de yıllardır, “AB süreci” denen bu ucube ilişki
bütününün, Türk ulusunun kendi iradesi ile yürütülmeyen,
emperyal güçlerin dayattığı bir süreç olduğunu söyleye
geldik.
Bu süreç, Türkiye’nin zararına işlese bile, ülkeyi yok
edecek olsa bile, Türk ulus devletinin vatanseverleri,
hükümetleri, ordusu ve vatandaşları, bu süreci tersine
çeviremezler ya da durduramazlardı.
ABD ve AB buna izin vermezdi. Buna cüret edenlere dayak
atarlardı. Dünyayı burunlarından getirirlerdi.
Cengiz Çandar’ın söylediği buydu.
Kimse ona, “dinamik güçlere, eğer AB sürecine engel olmaya
kalkarlarsa, kim dayat atacak? Dinamik güçlere dayak atmak
ne demek? Dayak atmaktan kastınız ne?” diye sorma gereği
bile duymuyordu.
Herkes, ne denmek istendiğini çok iyi anlıyordu.
Emperyal güçler, Türkiye’nin, Batının dümen suyundan
çıkmasına asla izin vermezlerdi.
Batının karar verme mekanizmalarının kararı buydu.
Emperyalizmin yerli sözcülerinin dile getirdiği şey, bu
karardı.
Türkiye, kolay kaybedilemeyecek ve başkası ile
paylaşılamayacak kadar önemli bir ülke idi.
Çünkü, Batı emperyalizmi, 60 yıldır, bu ülkeye kancalarını
takmıştı. Onun, insan kaynaklarından, doğal kaynaklarına
kadar, tüm değerlerini yıllarca sömürmüştü.
Yıllardır, devlet elitinin tepeden bakan ve dışlayıcı
tutumunun da katkısıyla, kendi ulus-devlet değerlerine
yabancılaşanların sayısı sürekli arttığı için, içerisinde,
yandaş ve işbirlikçinin en kolay bulunabildiği ülkelerden
birisi Türkiye olmuştu.
Bu yandaş ve işbirlikçilerin çoğu, köşe başlarını tutmuş,
etkili kişilerdi.
Arkalarında, uluslararası emperyalist sermaye vardı. Bunlar,
kısa zamanda, devlet de dahil, toplumun tüm kesimlerinde
egemen oldular.
Karayı ak, yanlışı doğru gösterme konusunda mahirdiler.
Bir süre sonra, bu ülkede, söz konusu yandaşlık ve
işbirlikçilik, yükselebilmenin ve bir yerlere gelebilmenin
önkoşulu haline gelmişti.
Artık, mutlak sömürü bile, dostluk, müttefiklik ve ortaklık
kavramları altında sunulmaya başlanmıştı.
Emperyaliste emperyalist, anadan üryan krala çıplak
diyenler, ağır bedeller ödüyordu.
Kendi insanına ve toprağına inançsızlık ve Batılı
emperyaliste ve onun yaşam tarzına hayranlık, bu işin öz
sermayesini oluşturuyordu.
Yoksullaştırıldığı için sefilleşen halkın, bu sefilliği, ona
karşı inançsızlığın gerekçesi yapılıyordu.
Aynı oyun, bu toplumun, devletinden kültürüne, dininden
ekonomisine kadar tüm alanlarında yürütülüyordu.
Sonunda, kendine, kültürüne, insanına, yaşam tarzına,
devletine inanmayan ve güvenmeyen, uluslaşma sürecinde
aksamalar olan, ulus olma bilincini yakalayamamış bir
topluluk ortaya çıktı.
“Milli birlik ve bütünlük” kavramlarının içi boşaltıldı.
Ulusal hedefler ve politikalar çarpıtıldı ya da yok edildi.
Halk, idealleri ile birlikte, bir arada, birbirine saygı
duyarak ve severek yaşama iradesini yitirdi.
Toplumsal bağlılık ve dayanışma yok edildi.
Bu tür bir topluluk karşısında konuşuyor olmanın verdiği
rahatlıktan olsa gerek, Cengiz Çandar gibileri, bahse konu
sözleri, televizyonlardan rahatlıkla söyleyebiliyorlardı.
Aslında, bir gerçekliğin apaçık görülmesine katkı
sağlıyorlardı.
Türkiye’de ulusal irade yok oluyordu.
Kafalardaki Kıbrıs Senaryosu
Aynı programda, Eser Karakaş isimli kişi de, kafasındaki
Kıbrıs senaryosunu şöyle açıklıyordu: “ Aslında,
Türkiye’nin, AB ile olan mevcut ilişkilerinin geleceği
konusunda, ben de ümitsiz değilim. Tek sorun, Kıbrıs gibi
görünüyor. O konuda da, AB, Türkiye’nin, ‘izolasyonlar
kalkmaz ise, liman ve havaalanlarını Rumlara açmayız’
şeklindeki tutumu karşısında, Kıbrıs’ta, göstermelik bir-iki
şey yapacak. Bunlar da, Türkiye tarafından yeterli bulunacak
ve limanlarla havaalanları Rumlara açılacak. Böylece, sorun
çözülmüş olacak ve kervan yürümeye devam edecek.”
Bu, AB’ci arkadaşın, Kıbrıs konusundaki yorumu da böyle.
Anlaşıldığı kadarı ile, ona göre, Kıbrıs, Türkiye’nin AB
sürecinde engel oluşturabilecek önemde olmayan, kolayca
çözülebilecek bir sorun.
“AB, bizi kandırmaya ve göz boyamaya yönelik bir iki açılım
gerçekleştirecek, bizler de bunlar önemli açılımlarmış gibi
yapalım ve şu Kıbrıs, artık, yakamızdan düşsün” demeye
getiriyor.
Evet, anlaşılan, kafalardaki Kıbrıs senaryosu bu.
Kıbrıs’a, Kıbrıslıya, Türkiye’nin ulusal onuruna saygı
duymayan, onları hiçe sayan bir senaryo.
Oysa, bırakın bu senaryoyu, AKP iktidarının, varolan, “sen
bir şey ver, ben de vereyim” tavrı bile, büyük sakıncalar
içermektedir.
Çünkü, K.K.T.C. üzerindeki izolasyonların kaldırılması,
Rumları fiilen tanıma anlamına gelecektir. Bu ise, liman ve
havaalanlarının açılması konusu ile asla denk tutulamayacak
iki olgudur.
Rumları fiilen de olsa, adanın gerçek sahibi olarak
tanıdıktan sonra, o an itibariyle biz de dahil herkesin, Rum
toprağı olarak kabul edecek olduğu, Kuzey Kıbrıs üzerindeki
izolasyonlar kaldırılsa ne olur, kaldırılmasa ne olur?
Bu uygulama, evine hacze gelmiş memura: “tamam evin tamamını
alabilirsin, ama, önce şu haczi kaldır” diye diretmeye
benziyor.
Senden, evin tamamını istiyorlar. Eğer, sen evi verirsen,
ipotek de kalkar, izolasyon da. Hiç sorun değil.
Mamafih, “İktidarın bu tavrı, asla kabul edilebilir bir
yaklaşım değildir” demeye hazırlanırken, yukarıda bahsedilen
türden, tümden ve kolay yoldan “verici” yaklaşımları
görünce iyice irkilmemek mümkün değil.
Kıbrıs’ta yaşayan insanlar, akşama kadar, “siz kimin malını,
kime ve ne hak ve yetki ile veriyorsunuz, arkadaş” diye
sormaya başladılar.
Anlaşılan, onlar da AKP iktidarının ve yukarıda bahsi geçen
türden, radikal AB destekçilerinin, Türkiye’yi, devleti ve
ulusuyla bir bütün olarak temsil etmediğini anlamaya
başladılar.
Ancak, bu sorumsuz politikanın sorumlularının kim
olduklarını, yalnızca anlamakla yetinir, onların anladığı
dilden konuşmak üzere tez vakitte harekete geçmez isek, çok
geç kalmış olacağız.
Hem Türkiye’de, hem de Kıbrıs’ta.
haldun.canci@emu.edu.tr
SAYFA
BASI
Yazarın
diğer
yazıları:
Kırk
Katır Mı, Yoksa, Satırları Paket Mi İstersiniz?
Kuvayi
Milliyecilere Karşı Saldırılar Artıyor
Bir
iktidarın sonu
Büyük
Karara Doğru
Ermeni
Meselesinde İş Çığırından Çıkıyor
İran,
Türkiye'nin düşmanı mı?
Bölgesel
İşbirliği Seçeneği
AB
Kimin Projesi?
Jakoben
AB’ci: “Baskın, Basanındır”
DP’nin
Son Tavrı ve Düşündürdükleri
Türkiye’nin
AB Yolculuğu
‘Etnik-merkezciliğe’
Karşı ‘Kültürel Görecelilik’
AB
sürecini sürdürebilir miyiz?
Ulusal
mutabakat yönetimi
Medeniyetler
Çatışması: Küreselleşmenin Sonu
Küresel
vatandaşlar
Türkiye'nin
Batı
Sorunu
Bir
Filmin Düşündürdükleri
SAYFA
BASI
|