|
FİKİR
MEYDANI Orhan
Aras
|
|
|
ORARAS@aol.com
|
DEDEM KORKUT YOM VERECEK
Özü doğru, sözü doğru, dili baldan tatlı mı tatlı
atalarımızın bilgiye, görgüye, insanlığa, edebe verdiği
değer o kadar önemliydi ki, anlatılan halk hikayelerinin
sonunda bile dinleyenler mükafatsız bırakılmaz, anlatan,
“Gökten üç elma düşürür“ ve hayali ama hayalde bile manevi
bir doyuruculuğa kavuşmuş elmaları dinleyenlere paylardı.
Atamız Dede Korkut
da her hikayesinin sonunda „Yom vereyin oğul“ diye herkesi
efsunlar ve dualarla mükafatlandırırdı.
Zamanımızda Dede
Korkut´un mükafatları hala devam etmektedir. Bu
mükafatlardan biri de bütün Türk dünyasına eşsiz hizmetlerde
bulunan Yom dergisidir. Her üç ayda bir Türk dünyasının
problemlerini ve ortak yanlarını ortaya çıkaran dergi, son
sayısında da dopdolu bir muhtevaya sahiptir.
Değerli şair
Nizami Zöhrabi´nin redaktör olarak yazmış olduğu “önsöz”ü
sanki benim yüreğimden kopup gelen sözlerin ve haykırışların
kısa bir özeti gibidir. Milletimiz ayrılıklara düçar olsun
diye ona (Azeri, Özbek, Kırgız gibi) faklı isim takmalar,,
dil bulmalar Nizami beyin de önemle belirttiği gibi
milletinin derdini vicdanında taşıyanların uykularını
kaçıran ortak dertlerizdendir.
Ama bu dertler,
Nizami Zöhrabi bey gibi gönlü, yüreği, beyni dolu
insanlarımızın ortak çabalarıyla gün gelecek dert olmaktan
çıkacaktır. Çünkü birazcık vicdanı olan bir insan Stalin
gibi bir gaddar diktatörün gölgesinin hala aramızda
dolaşmasına izin vermiyecektir. Çünkü milletin arasına
akıtılmış ayrılık zehiri, Çarlık Rusya´sıyla başlamış ve
Stalin´le en üst seviyeye çıkmıştır. 1937 yılından itibaren
Azerbaycan’ da ‚ milli kimlik’ i yok etme hareketi
başlatılmıştır.
Ben, Türk dünyası
için büyük hizmetlere imza atan Yom dergisinin Genel Yayın
Yöenetmeni Nizami Zöhrabi Bey’ i „Mekke´den Doğan Güneş”
isimli zarif ve tertemiz dilli, iman dolu eseriyle tanıdım.
Azerbaycan Türkçesinde yazılmış enfes bir Mesnevi tarzı olan
eseri iki günde suya susamış bir insanın susamışlığıyla
okudum. Okudukça çöllerde gezindim, mübarek bir doğuşun
şahidi oldum. Kervanlara koşuldum. Uçsuz bucaksız çöllerin
genişliklerinde kayboldum. Rüzgar diye, su diye, yeşillik
diye bir kaynağın merkezine dinmeden, usanmadan yol aldım ve
bütün bu engellerin ardında bütün alemleri tutmuş olan
ışığın kollarını gördüm, sevindim. Yara kavuşmuş gibi vusal
sarhoşluğunda bir aleme adom attım.
Ben sandim ki,
Nizami Bey o duru ve temiz Türkçesinin büyüsünü sadece
„Mekke´den Doğan Güneş“ isimli eserinde kullanmıştır. Sonra
sevinerek öğrendim ki, hayır, Nizami Bey, o anamızın ak sütü
gibi temiz Türkçemizi gürül gürül akan bir çay misali başka
yollara da salmıstır. Nizami Bey yine, bizim hasretiyle
yanıp yakıldığımız „ortak Türkçe“ ile Türklüğün en büyük
kahramanlarından Fatih Sultan Mehmet´in İstanbul’a yaptığı o
kutlu yürüyüşü de destanlaştırmıştır. Türkiye´de „İz
yayıncılık“ tan çıkan ve değerli insan, Azerbaycan´ın büyük
dostu Bakü Büyükelçiliği Turizm ve Kültğr Müşaviri Fethi
Gedikli Bey tarafından hazırlanan eser o kadar temiz ve
düzgün bir dille yazılmıştır ki, artık ne Türkiye Türkü ne
de Azerbaycan Türkü, „Ben bu eserin bir kelimesini
anlayamadım,“ diyecek bir hakka sahip olamayacaktır!
Bir kahramanlık
destanını yüzlerce tasvir, renk, tad ve anlamla bezeyen
Nizami Bey bakın nasıl bir dille karşımıza çıkmaktadır.
„Allah verdi cihanı Türkün iradesine
Sahip etti dağına, düzüne, deresine
Yel kanatlı atını, her yana kovaladı
Dağda şirle
vuruştu, düzde ceylan avladı!”
Süpheşiz, bu kadar
akıcı ve temiz bir dille bir kahramanın destanını anlatmak
hiç de kolay bir hadise değildir. Nizami Bey kitabında
sadece anlatım olarak değil, kelime olarak da hepimizin ama
hepimizin ruhuna hitap eden özel bir kelime yapısı
kurmuştur. Bu yapı onun kendisinden uydurduğu yeni bir yapı
değildir. Bu yapı, Dede Korkut atamızdan bize kadar gelen ,
matematiksel bir düzen içinde akip giden ve bütün dil
bilimcilerinin hayretini uyandıran Türkçemizin ustalığını
keşfetmenin uğurudur.
Sadece Türk
tarihinde değil dünya tarihinde de çok önemli bir yere sahip
olan istanbul´un Türkler tarafından fethi ve o fethin
verdiği coşku, Nizami Bey’ in dilinde bir sel olup
akmaktadır. Kitabı okurken, sağınızdan - solunuzdan davul
sesleri, kılıç şakırtıları, ok vınlamaları, Allah-u ekber
sedaları duyar gibi olursunuz! Sanki bir savaşın içindesiniz
ve o nazlı al bayrağınız kalenin burcuna ha dikildi ha
dikilecektir.
“Yiğit Türk oğulları hay çekip
kıy vurdular
Geçip Kur´an altından bir bir safa durdular
Gezip geniş meydanı uzununa,enine
Sultan, kırat belinde geldi safın önüne“
Sanki Kur´an’ ın
altından geçen ve vatan icin ölüme koşanlardan biri de
sizsiniz değil mi? Sanki yiğitler yiğidi ve Peygamber´in
övgüsünü kazanmış kırat belindeki o Sultan oğlu Sultan
Mehmet sizin önünüzden geçiyor öyle mi?
Dedem Korkut sana
yom versin Nizami Bey! Eline, diline, gönlüne sağlık! Senin
gibilerin dili durdukça dilimiz ölmeyecektir!
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
Dedem
Korkut yom verecek
Dinle
küçük adam!
Azerbaycan’da
savaş edebiyatı
Tuna
nehri akmam, diyor
Gül
döksem yollarına
Bir
dostun ölümü
Onlar
söyledi biz de inandık!!!
Bir
roman, bir tesbit ve "Sarı Muallimler"
Bizi
Hangi Dünyada Öldürüyorlar Kardeşler
Çok
acıtıyor değil mi?
Ağlama
Ne Olursun?
İnsanlık
öldü mü?
Balık
Adam
Yüreği
Yaralı Şair, Tofig Abidin
Aman
da beyler kavgadan geldim yorgunum...
Ali
ile Nino hala yaşıyor
Necla
Kelek´in "Yabancı Gelini"
Juan
Goytisolo
Ayna
Dergisi´nin (Der Spiegel) aynası sadece cin ve şeytan
mı gösterir?
Susmak
mı bağırmak mı?
SAYFA
BASI
|