AYNA
Prof.
Dr. Ümit Özdağ
|
|
|
bilgi@umitozdag.com
|

12 Eylül
Öncesi Hesaplaşması ve
SOL KÜLTÜREL TERÖR
Gündem yoğun. H. Dink, İstiklal Marşı’na ırkçı olduğu
gerekçesi ile saldırıyor. Böylece, daha önce yazmış olduğu
Ermenilerin damarlarındaki “kirli Türk kanı” ibaresinin
arkasına kelime düşüklüğü şeklinde saklanılabilecek bir kelime
oyunu olduğu ortaya açık bir şekilde çıkıyor. Liberal sol
basının son derece değer verdiği bu adam Diyarbakır’da yaptığı
konuşmada “Ermenilerin başına gelen Kürtlerin de başına
gelebilir” diyerek, kışkırtıcı rolünü oynuyor. Dink gibi
adamlarla milliyetçi hukukçu kardeşlerimiz mücadele ediyorlar.
Bu kutlu mücadele devam edecek.
Öte yandan son
günlerde sol-liberal kalemler yine bir 12 Eylül öncesi “faşist
çeteler” ve “faşist saldırılar” edebiyatı başlattılar. Mehmet
Ali Ağca’nın hapishaneden çıkması ve tekrar girmesi Ülkücü
Harekete yapılan bu saldırılar için vesile oldu. Ülkücü
Harekete yönelik bu tür psikolojik saldırılar, 1985’den bu
yana zaman zaman tekrarlanır. 12 Eylül öncesindeki olaylar
tanımlanırken şöyle bir çerçeve çizilir: “Bir tarafta
azınlıkta olup her türlü silah ile donatılmış, Gladio, mafya,
CIA ve her türlü karanlık ilişki içinde olan Ülkücüler vardır,
öte yanda ise tek amaçları okumak olan masum öğrenciler. Ve
çatışma öğrenciler ile ülkücüler arasında, ülkücülerin
öğrencilere saldırılarından dolayı gerçekleşmiştir???!!!”
Oysa gerçek resim
nedir? Marksist örgütlenme ve strateji ile hareket eden
eylemci gruplar, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve
sendikaları ele geçirdikten sonra devleti kuşatıp, devlet
kurumlarını ele geçirip saldırmayı hedeflemişlerdir. Bu konuda
ciddi bir mesafede kaydetmişlerdir. Örneğin ülkemizde Pol-Der
adlı kuruluşun devlete komünist sızmasının somut bir örneği
olduğu ortadadır. 1978 Harp Okulu mezunu birkaç subay dışında
TSK’da 78 mezunu subay bulamazsınız. Çünkü komünist örgütlenme
orduya bu sınıf aracılığı ile yoğun bir şekilde sızmıştır ve
bu genç subaylar 1980-81’de ordudan atılmıştır.
Devlete sızma
ülkelere göre bazı farklılıklar içermekle birlikte standart
bir komünist stratejidir. Bu çerçevede Türkiye’ye karşı bir
“örtülü savaş” geliştirilmiştir. SSCB merkezli bu örtülü savaş
ülkemize karşı sürdürülürken, Türkiye’nin NATO üyesi
müttefikleri de Türkiye’nin Kıbrıs’a 1974’de yaptığı çıkarmayı
cezalandırmak amacı ile örtülü savaşı destekler bir tutum
içinde dahi olmuşlardır.
Türkiye’de dengeleri
değiştiren, diğer ülkelerde olanların ülkemizde olmasını
engelleyen, Ülkücü Hareket olmuştur. 1944’de siyasal Türk
milliyetçiliğinin Türk devletinden çıkarılmasından sonra,
siyasal Türk milliyetçiliği, yani Kuva-i Milliye’nin
ideolojisi 1960’lı yıllarda siyasete “Ülkücülük” adı ile geri
dönmüştür. Bunun için Ülkücü Hareket ikinci Kuva-İ Milliye
olarak da nitelendirilmiştir 1960’ların ikinci yarısında.
Devletin, Türk
milliyetçiliğinin içini boşaltmış, ne olduğu belirsiz, silik
bir “Atatürk milliyetçiliğinin” kitlelere bir şey ifade
etmediği bir dönemde, Ülkücü Hareket Cumhuriyetin kuruluş
esaslarını temsil eden, Atatürk’ün anladığı anlamda Türk
milliyetçiliğini vücuda getiren hareket ve düşünce olmuştur.
Ülkücü hareket, komünist eylemciler üniversiteleri, sivil
toplum örgütlerini ve sendikaları işgal edemeden bu kurumlarda
var olmuşdur.
Komünist hareket,
1970’li yıllar boyunca bu kurumlar üzerinde Ülkücü Hareketi
tasfiye ederek devleti işgal etme, Türkiye’yi
Afganistanlaştırma stratejisi izlemiştir. Bu süreçte, komünist
hareket kendi içinde ideolojik ve örgütsel bölünmelere
uğramış, ideolojik ve örgütsel bölünmelerde Ülkücü Hareket
karşı “uygulanacak devrimci şiddetin” yani Ülkücülerin
hangi oranda ve nasıl katledileceğinin, derecesi ciddi bir rol
oynamıştır.
Ne yazık ki,
SSCB’nin uyguladığı, NATO’nun ise Türkiye’nin Kıbrıs
çıkarmasını cezalandırmak için örtülü destek verdiği veya
sessiz kaldığı “örtülü istila” şeklindeki komünist stratejinin
sonucunda ortaya çıkan şiddet ortamında Türkiye’de 5000 genç
hayatını kaybetmiş, binlerce okul ve işyeri tahrip olmuş,
milyonlarca saat üretim yapılamamış ülkemiz zayıf düşmüştür.
Bu çatışmalarda hayatlarını yitirenlerin 2700 kadarı
Ülkücüdür. Onlar, İstiklali tam ve milliyetçi bir Türkiye
için, Türk Dünyasının bağımsızlığı için, “Ne ABD, Ne Rusya Ne
Çin, Her şey Türk’e göre, Türk tarafından, Türklük için”
diyerek, Sovyet ve Çin komünizminin ideolojik planda ezilmesi
için hayatlarını yitirmişlerdir.
Hayatını yitiren
2300 civarında Türk çocuğu ise değişik Marksist fraksiyonlara
mensup idi. Keşke olmasalardı. Keşke kandırılmalarına izin
vermeyecek bir devlet olsa idi. Açık bir şekilde ifade etmek
gerekir ise bu gençler bizim öz kardeşlerimizdi. Ancak
beyinleri ideolojik olarak iğfal edilmişti. Onların çoğunun
ilk adımı Ülkücüler gibi, sömürüye, emperyalizme ve “düzene”
karşıydı. Ancak ikinci adımları yanlış olduğu için,
emperyalizmin kucağına düştüler, kendi ülke ve tarihlerine
karşı kullanıldılar.
Eğer Türkiye’de
Marksist fraksiyonlar galip gelse idi Türkiye
Afganistanlaşacak, bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin,
Sovyetlerin sıcak denizlere inecek ve boğazları kontrol edecek
şekilde Sovyet denetimine girecek olması ihtimali NATO ve
Varşova Paktları arasında bir çatışmayı beraberinde
getirecekti. Bunların olmaması durumunda, Türkiye, 1990
sonrasında sosyalist ülkelerde gördüğümüz türden bir sistem
içinde kıvranacaktı. Türk Dünyasının bağımsızlığı ihtimali
ortadan kalkacaktı.
Ülkücü Hareket ise
devlete tekrar Türk milliyetçiliğini hakim kılmak amacı ile
yola çıkmış, sistem ile kavgalı bir harekettir. Ülkücü
hareket, komünizm ile mücadele derneği değildi. Ülkücüler,
örtülü istila sürecinde kendi istemleri dışına, kendilerine
ve ülkelerine yapılmış bir saldırıya karşı cevap vermişlerdir.
Ülkücü Hareketin ideolojik açılımında şiddet teorik olarak tek
kelime ile dahi yer almamıştır.
“1965-1971
Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç” adlı Dev-Gencin
içinde hafızam beni yanıltmıyor ise Ertuğrul Kürkçü’nün de
olduğu dört lideri tarafından 1971’de yazılan kitapta şu
satırlar yer alır. “Devrimciler, SBF ve Ankara Hukukta
faşistlerin fakültelerdeki panolarını kırıp başlarına
geçirerek onları üniversitelerden attılar.” Şiddeti
üniversite ve sokaklara Marksist sol teoriden hareket ederek
taşımıştır.
ODTÜ’de ülkücülere
yaşam hakkı tanımayan ve bu üniversiteyi bir terör yuvası
haline getiren, içeri girmek isteyen bir askeri şehit eden,
Fatsa’yı bir Kızıl bölge haline getiren, bir başbakanı
Nihat Erim’i öldüren, Gün Sazak’ı şehit eden, kendi
öldürdükleri insanları “ülkücüler öldürdü” diyerek
yürüyen kimdi? Evet; Bahçelievler’de olanlar olmasaydı, yedi
genç ölmeseydi, çok iyi olurdu. Ancak Bahçelievler’i sürekli
gündeme getirenler Ümraniye’deki katliamı unutunca insanın
aklına acaba Ümraniye’de ölenler daha az mı insandılar Ülkücü
oldukları için?
Türkiye parçalanmaya
giderken, Ülkücü Hareket geçmişi değil, geleceği konuşmak ve
geleceğe yönelik önlemler almak istiyor. Ülkücüler, bugün
ulusalcı bir yapıyı temsil ettiklerini belirten insanlarla
geçmiş merkezli bir çatışma içine girmek istemiyorlar. Bunun
için bugünün ulusalcılarının önüne 1970’li yıllarda Apo ve
benzeri alçakları içlerinde barındırdıkları gerçeğini
hatırlatmıyoruz, bunun hesabını sormuyoruz. Böyle zamansız bir
tartışmanın sadece bölücülerin işine geldiğini biliyoruz
çünkü. Ancak bütün bunlar, bize haksızlık ve saygısızlık
yapılmasını kabul edeceğimiz anlamına gelmez.
Şunu biliyoruz ki, tarih Ülkücü
hareketi haklı çıkarmıştır.
Sosyalizmin nasıl yıkıldığını gördük. Ülkücülere
“kapitalizmin-emperyalizminin uşağı” diyenlerin, 1980
sonrasında nasıl küreselleşmenin Türkiye’deki tekerlekleri
haline geldikleri gördük. Bize ırkçı-Turancı diyenlerin Türk
dünyası gerçeğini nasıl kabul ettiğini gördük. 1965-1980
arasında Türkiye’ye karşı örtülü bir istila yaşandı. Bazı Türk
gençleri mankurtlaştırdı. Türkiye acı kayıplar verdi. Büyük
milletlerin tarihinde büyük acılar olur.
Bunları soğukkanlı
bir zeminde ve bilimsel bir anlayış ile hatta sürekli yuvarlak
masa grupları oluşturarak ve tutanaklı bir şekilde
tartışabiliriz hatta tartışmalıyız. Bunun ötesinde ortak
kitaplar yazılabilir. Ancak, tekrar ediyorum. Tek yanlı
suçlamaları, gerçekleri çarpıtmaları, Ülkücü hareketin
karalanmasını ve iftira atılmasını kabul edemeyiz. Bize
terbiyesizlik edilmesini kabul etmeyiz. Gerçeklerin
çaptırılmasını kabul etmeyiz. Altını tekrar çizelim. Tarih
Ülkücü Hareketi haklı çıkarırken, komünizmin Türk milleti ve
insanlık için bir felaket olduğu akıllarda tutulmalıdır.
20
Şubat 2006
SAYFA
BAŞI
Yazarın
diğer
yazıları:
12
Eylül Öncesi Hesaplaşması ve Sol Kültürel Terör
Kamuoyu
Araştırmaları
Saldırılan
Polis
"Kurtlar
Vadisi" tartışmaları
Toplumun
Yeniden İnşası
İlerleyen
Federalizm
İRAN-ABD
Çatışması
Tehdidin
Niteliği 3
Tehdidin
Niteliği 2
Tehdidin
Niteliği
1
2006'ya
Girerken Kerkük-KKTC Hattı ya da Çağdaş
Sakarya
Seyyid
Ahmet Arvasi'nin Anısına
"Türk
Milliyetçiliği Ahlaki Bir Zemine Sahiptir"
Taha
Akyol'a açık mektup
21.
Yüzyıl Türkiye Enstitüsü
Kimlik
Meseleleri
Irak
Savaşı Ve Amerikan Sermayesi
Kürtçüler
Yalan Söylüyor
Farklı
Bir Kürt Projesi (mi)?
Kürdistan
projesi
PKK
“Vali”yi Görevden Aldıd
Türk
Subayı Kimdir 2?
Türk
Subayı Kimdir?
Devlet
Yok
Telafer
Dayanışma Komitesi
Muhterem
Paşam
Atatürk
Kanuni
Sultan Süleyman'dan Şahin Bey'e
"AB
Faşizmi" ve Cumhuriyet Bayramı
"Öfke
Baldan Tatlıdır"
SAYFA
BASI
|