·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA SMS  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
·  CHAT  
·  NETMEETING  
   
   


Hayatın içinden

          Y ı l m a z   K u z u c u

 

yilmazkuzucu@web.de



Bir proje yarışması

    
Rödermark da Hekimhanlılar Derneği’nin kurulduğunu ve orayı kalkındırmak için bir proje yarışmasını okuyunca karanlıkta kalmış bir çocuğun mum ışığını görmesinden duyduğu sevinci duydum bir anda. İçimde büyük bir ümit hissettim. Çeyrek asırdır gurbet ellerde karanlıktan şikâyet eden ve ümitsizlik dağlarının önünde el oğuşturan  insanlarımıza birşeylerin yapılabileceğini karınca kararınca anlatmaya çalışan biri olarak bir buğday tanesi kadar bile olsa katkıda bulunmayı vefa borcu olarak kabul ettim. Bu müsbet çağrıya Hekimhan’ın ekmeğini yemiş, suyunu içmiş biri olarak tepkisiz kalamazdım.

    Böylece uzak-yakın insanımızdaki mevcut potansiyel değerlendirilir de, Akif’in belirttiği gibi "Dışarıdaki faydalı ve nâfi sular yurda getirilmiş olur “.Umarım bu girişim birçok karanlıkta kalmış, görünmeyen mumları da tutuşturur, harakete geçirir ve Hekimhan´nımız aydınlık yarınlara kavuşur. Zira onca genç enerji değerlendirilemediğinden, ya kahvehanelerde kağıt destelerini dizip bozarak, yada kahrından şişeye sarılarak tükenip heder olmaktadır. "Zararın neresinden dönersek kârdır" misali, arayan dertlerine ve problemlerine mutlaka çare bulacaktır. Yeter ki o istek kalpten gelsin veya zincirin halkaları biraraya gelerek hedefe doğru birlikte dizilebilsin.

— “İsteseydin, eğer gerçekten isteseydin, olmak istediğin, olmasını istediğin olurdu. Olmadığına göre sen henüz istememişsin demektir.” Diyor yazar.

    Şu andaki mevcut gerikalmışlığımızı düşündüğümde kendi kendime hep şu soruları sormuşumdur: „Acaba işsiz kalışımızın mağdur oluşumuzun suçlusu başkaları mıdır? Yoksa hak ettiğimiz kaderi mi yaşıyoruz? Eğer biz suçluysak -ki ben öyle düşünüyorum- yapmamız gereken neleri yapmadık veya yapmamamız gereken neleri yaptık? Bana göre bu sorular durumumuzu en iyi şekilde açıklayacak sorulardır.

    Her işe küçükten başlandığı gibi büyük projelere de küçük adımlar ile başlanır. Tıpkı kilometrelerce uzun yolları yürümeye küçük adımlar ile başladığımız gibi.

    Bu konuda tekerleği yeniden icat etmeme gerek yoktu. Önce Türkiye'de ve dünyada mevcut olan kalkınma projelerini süzerek incelemeye başladım. Onları burada size sunmaya imkânım olmadığı (ilgilenenler) için ayrı bir dosyada toparladım.

    Her şeyin başı azim ve samimiyetle çalışma olduğuna göre ilk işimiz insanların azmini ve samimiyetini harekete geçirmemiz gerekmektedir. Galiba en büyük güçlük de burada yatmaktadır. Bir örnek verecek olursak:

    On sekiz yıl yaşadığım ilçede on sekiz kitap okumayan biri olarak (yüzlerce texas, tommiks haric) Almanya'da bir kitap kurdu hatta yazar bile olunabileceğini anladım. Insanı orada miskinleştiren burada ise o potansiyel enerjiyi harekete geçiren sebepler nelerdi acaba? Onu kendi kendime tekrar mütalaa ettim.

    Würzburg´da 100 yıl önce haylazlığından liseyi dahi bitiremeyen Röntgen memleketinden uzakta okulları bitirip memleketine döndüğü zaman " X " ışınlarını bulmadı mı? Bu olay bize insan kapasitesinin ve kabiliyetinin ortaya  çıkarılmasında çevrenin etkisinin büyük olduğunu gösteriyor. Kabiliyetli ve lider ruhlu insanlar saman yığınlarını tutuşturan kıvılcımlar gibidir. Her birimiz yeteneklerimize göre birer kıvılcım olmak zorundayız. O zaman verimsiz topraklar ve toplumlar verimli olmaya, başarı ve zaferlere imza atmaya başlarlar.

    Azimle çalışmanın köleyi sultan edebileceğine inandığım kadar berekete de inanırım. Birini sevindirmede en az sevinen kadar sevindirenin de sevineceğine inanırım. Umarım ki bu birlik, örgütleşme ve yarışma dağılmış karıncalar gibi başsız ve hedefsiz kalmış bizleri bir araya getirerek enerjimizin bir hedefe doğru akışını sağlar. Bir çok insanımızın sevinmesine vesile olur.

    Maddî kalkınmadan önce manevî kalkınmanın gerçekleşmesi en büyük sorunumuzdur. Yıkılmış gönülleri tamir etmek, onları tekrar topluma kazandırmak en önde gelen işlerimizden biri olmalıdır. Galiba kendisinden en çok korktuğumuz ve kaçtığımız sorun da budur. Ahmet Yesevî'nin, Yunus'un, Haci Bektaş-ı Veli'nin dokumaya başladığı gönüllerdeki kilimlerin dokunmasına devam etmeliyiz. Düğüm düğüm, ilmik ilmik.

    "Eğer gönül kırdın ise o kıldığın namaz değil." dedi Yunus. "Hiç kimsenin olmadığı yerde bile bir gören vardır. Bizi aldatan bizden degildir.HS" Saygı, ahlâk, sevgi, paylaşmak, dürüstlük ve sadakat gibi değerlere dönmenin zamanı gelmiştir kanısındayım.

    Her gurbetçi Hekimhanlı gibi sabahlara kadar uyumadığım geceler oldu. Kimi geceler bir kaymakam, kimi geceler sürgün bir öğretmen gibi azimli kararlı ve idealist bir şekilde ilçem için çalıştım. Bazen reis seçildim, sokakların ve ilçe estetiğinin düzeltilmesine başladım. Kimi zaman bir derviş gibi gönülleri tamir ettim sabahlara kadar. Kiminde ayağımda bir satırın kiminde başımda bir bira şişesinin acısını hissettim. Kiminde alay etti en yakınlarım bile. "Bu işler olmaz, boşuna yorulma, bu ülkeyi tek başına sen mi düzelteceksin?..." demeleri bile kesmedi hızımı. O sözler kamçı oldu hızıma, vefama, memleket aşkıma ve fikir akışıma. Sevgisiz kalınca Mevlana´yı, cahille yoldaş olunca Yunus`u okudum.

    Bir memlekete dışarıdan ekmek getirmekle onu kalkındıramazsınız. Ekmeği orada üretebilmek için okullarda bilgi ve beceriyi, gönüllerde dua ve sevgiyi üretmek zorundasınız. Bunun için de iş adamlarımızı, sanatçılarımızı, siyasetçilerimizi ve bilim adamlarımızı harekete geçirmek gerekmektedir.

    Bir Çin atasözü „Bir fakire her gün bir balık verirseniz bir gününü kurtarırsınız, lâkin ona balık tutmayı öğretirseniz, hayatını kurtarırsınız“ der. Her ne kadar eğitim en zor yol ise de yukarıda gördüğümüz gibi en iyi sonuç da ondan alınabilir.

    Birde büyük düşman olan nemelâzımcılığa, cehalet ve tembelliğe karşı var gücümüzle savaşmalıyız.
Yıllar önce Alman mühendisler "Su akar Türk bakar." sözü ile bizi uyardıkları halde biz uyanıp da suyumuzun ve rüzgârımızın kıymetini ve bereketini bilemedik. Hâlâ bu büyük enerjinin çok küçük bir kısmından yararlanabilmekteyiz.Velhasıl yeni yeni canlanıyor ve kımıldanıyoruz.
    Üçyüz yıllık arayı kapakmak içinse hızımızı ikiye katlamamız şart.

    İşte yine bize ışık tutan tarihden bir örnek:
Çanakkale gibi eşsiz bir destanı yazan "Asım'ın Nesli" nin torunları Almanya’ya gidecek ve teknoloji ülkesinde akan bilim pınarının faydalı sularını, hem kendileri içecek, hem de yurdumuza getireceklerdi:

"Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum gözünüz,
Sade Garb'ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz.

O çocuklarla beraber gece gündüz didinin;
Gidin, üç yüz senelik ilmi tez elden edinin.

Fen diyarından sızan na-mütenahi pınarı,
Hem için, hem getirin yurda o nâfi suları.

Alınız ilmini garbın alınız san'atını;
Veriniz hem de mesainize son süratini.

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san'atın ilmin; yalnız, ...

Karşında ziya yoksa sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver, kalma yolundan!

Alemde ziya olmasa halk etmelisin halk!
Ey elleri böğründe yatan şaşkın adam, kalk!  ”   
M.A.Ersoy

Öncelikli projelerden bazıları:

 

1.                       Meslek eğitimini yaygın bir hale getirebilmek için projeler üretilmelidir.

2.                       Avrupadaki Hekimhan´lıların öğrencilere burs fonu oluşturulmalıdır.

3.                       Yazarlar, akademisyenler, esnaflar, sanatçılar,ve fikir adamları arasında forumlar düzenlenerek büyük bir dayanışma ağı kurulmalıdır.

4.                       Kardeş şehirler bulunarak karşılıklı öğrenci ve iş adamları ziyaretleri yapılmalıdır. Gerek yurt içinde gerekse yurt dışında çeşitli dernek ve kuruluşlarla bilgi ve tecrübe dayanışmasına girilmelidir. (Belediye bu koordinasyon için bir uzman görevlendirebilir)

5.                       İlçemizde yetişen ürünlerin pazarlanması için yurt içinde ve yurt dışında tanıtım çalışmaları yapılmalıdır. (Kitle iletişim araçlarından -Radyo, gazete, Tv- istifade edilmelidir.)

6.                       İlçemizin turistik yönleri bilgi iletişim teknikleri ile tanıtılmalıdır.

7.                       Bu konularda bizden önce başlayanların tecrübelerinden faydalanılmalıdır.

8.                       Uluslararası fonlar takip edilip yararlanma olanakları aranmalıdır.

                  Büyük ve küçük baş hayvancılığı, arıcılığı, balık üretmeyi ve el sanatlarını geliştirmeyi amaçlayan kurslar açılmalı ve teşvik edilmelidir.

10.          Bu konularda belli zaman birimleri ile projeler hayata geçirilmelidir.

11.          Kadınlar erkekler ve çocuklar için spor tesisleri yapılmalıdır.

12.          İlk etapta sergiler ile başlanıp daha sonra fuarlara kadar uzanarak kadınların emekleri değerlendirilerek aile bütçesine katkıda bulunmaları sağlanmalıdır

13.           Kadınların bilgi ve becerilerini artırmak için kitaplar hazırlanmalıdır.

14.           Kalitenin artırılması için yarışmalar düzenmelidir.

15.           Sağlık konusunda halk bilgilendirilerek düzenli sağlık kontrolleri alışkanlık haline getirilmelidir.

16.           Maden yolları asvaltlanarak işletmeler ıslah edilmelidir.

17.           Alçı fabrikası gibi potansiyeller için etüd ve projeler üretip mevcud kalkınma fonlarından talep edilmelidir.

Örnek 1:

(Rahim Demirbaş, Emekli matematik öğretmeni Hamidiye Mah. Anıt Cad. Ender Ap. No 2 Ereğli-KONYA Tel 0505 753 9292)

“…Benim şu anda en büyük arzularımdan birisi de laftan ziyade orman dikme işini hızlandırmak. Çıplak arazide tek bir ağaç düşününüz, onun verdiği oksijen, onda yuvalanan kuşlar, onda serinleyen kelebekler, arılar, böcekler, onun gölgesinde gölgelenen insanlar ve de canlılar. Tek bir ağaç. Bunun milyonlarcasını düşününüz!

Köyüm ülkemizin en fakir köylerinden birisi, doğru dürüst suyu ve yolu yok. Bir zamanlar 220 hane olan köyümüz şimdi 40 haneye kadar düştü. Çoğunda tek başına yaşayan insanlar oturmakta. Öldüklerinde kapıları kapanacak. Topraklarımız kıraç… Köylerde kimse de yol gösterici olamadı. Köylümüz hâlâ ana baba usulü iki taşa bir kuşa diye toprağa tohum atıyor. Durum böyle olunca pek çok köy gibi bizim köylü de köyü terk etti. Elindeki avucundakini satarak şehre gelen insanımız 200 metrekare yerde köyü yaşamaya çalıştı. Çoğu amelelik ve seyyar satıcılık yaparak hayatlarını idameye kalktılar. Çocuklarını da çok parlak şekilde okutamadılar. Bu çocukların çoğu işsizler ordusuna katıldı. Bizim sokak çocukları veya kapkaççı deyiverdiğimiz çocuklar; şu an köyde yaşayan çocuklardan değil. Şehre göç etmiş ailelerin yavruları…

Ben bundan 40 yıl önce beş çuval meşe palamudu bulup geldim. Köylülerimizle dağımızın bir bölümüne bunları diktik. Palamutların pek çoğu yeşerdi. Ne yazık ki koruma imkanı olmadığı için hayvanlar pek azının yaşamasına fırsat verdi. Yine de bu orman sevdamdan vazgeçmedim... Allah fırsat verdi, 1998 yılında köyümde taşlık (Traktörle ziraat yapılamaz) arazi ler alıp kendi öz imkanlarımla orman dikmeye başladım. Biraz birikimimle kooperatiften temin ettiğim evimi satarak arazimin etrafını hasır telle çevirdim. 8 km mesafeden bir parmak kalınlığında bulduğum bir suyu borularla, orman diktiğim araziye getirdim. Burada havuzlarda topladım. Bu suyu ağaçlara can suyu olarak kullanıyorum. Şu ana kadar 100 çeşide yakın (sedir, çam, dişbudak, meşe, mavi servi, mahlep, ceviz, antepfıstığı vs.) on bin ağaç diktim Bu ağaçlar bugüne kadar güzel büyüdü. Boyları 50 cm ile 5 m arasında değişiyor. Fırsat buldukça dikime devam ediyorum. Tek sıkıntım suyun yetersizliği. (ormanı sadece dikmek yetmez. Koruyacaksın, sulayacaksın. En az 100 yıl bekleyeceksin). Ormanı yağmalamak ve yakmak çok kolay…

Ben şuna inanıyorum: Biz belki dedelerimiz gibi toprak fethedemeyiz, ama topraklarımızı 20 kat verimli hale getirirsek sanki 20 kat toprak fethetmiş gibi oluruz. Ülkemizin her tarafını yağmur ormanları gibi ormanlandırırsak, hem ülkemiz hem de bütün insanlar fayda görür. Biz kıyametin kopuyor olduğunu gürsek bile ağaç diken bir kültürün sahibi iken nasıl oldu da bu güzel dağlarımız çırılçıplak kaldı? …Ben ormanı dikmeye başlayalı 8 yıl oldu. O günden beri pek çok köylüm çalışma imkanı buldu. Eğer benim yaptığımı yapan insanların sayısı çoğalırsa çok kişi köyünü terk etmez. Su damlaya damlaya mermeri deler. Benim çalışmamı herkese duyurma imkanım yok. Duyurma hususunda bana yardımcı olunuz. Saygılar sunarım

Örnek 2 :  Teoriden pratiğe

     İlginç yaşanmış bir hikâye. Hikâye Prof. Dr. Muhammed Yunus’un kitabı “Banker to the Poor-Micro-lending and the Battle Against World Poverty” (Türkçesi, ‘Yoksulluğun Bulunmadığı Bir Dünyaya Doğru’, çeviri Gülden Şen, Doğan Kitap) anlatılıyor. Hikâye bizzat yazarı tarafından yaşanmış… Grameen Bank’ı duydunuz mu? Ya da bu bankanın nasıl kurulduğunu biliyor musunuz? Hikâyemiz Bangladeş’te geçiyor. Bildiğiniz gibi Bangladeş dünyada nüfusu çok hızlı artan, çalışma alanı olmadığı için de yoksulluktan başka şey üretemeyen bir ülke. 1971’de Pakistan’dan koparak bağımsızlığını ilân ettiğinde 50 milyon civarında nüfusa sahipken bugün 140 milyonluk bir ülke. Üstelik Dünya Bankası verilerine göre millî gelir kişi başına 360 dolar civarında. İşte bu genç ama yoksul ülkede insanlar açlıktan ölmemek için çırpınırken, 1974 yılında ülkenin tek üniversitesinin tek ekonomi bölüm başkanı Prof. Muhammed Yunus, okuduklarından da, okuttuklarından da sıkılır. Teoriden pratiğe, hayallerden gerçeklere döner.

     Prof. Muhammed Yunus, 1974’te Üniversiteyi bırakıp Bangladeş’in köylerine, ölmemek için tencere kaynatmaya çalışan yoksulların sorunlarını incelemeye başlar. İlk görüştüğü yoksul Safiye Begüm’dür. Safiye bambu satın alarak tabure yapmaktadır. Ancak bambu satın alacak parası olmadığı için, malzemeyi borçlanarak pahalı satın almakta bu yüzden de çok az para kazanmaktadır. Her sabah borçla satın aldığı bambuyu işleyip akşam tabure haline getiren, onu satıp borcunu ödedikten sonra kalan parayla tenceresini kaynatıp çocuklarını doyurmak zorunda kalan kadının bu işten günde kazandığı para sadece iki centtir. Safiye Begüm kendisini fal taşı gibi açılmış gözleriyle dinleyen Prof. Yunus’a borç para bulabilse, peşin alacağı bambuyu ucuza temin edeceği için daha fazla para kazanacağını söyler. Yunus, kadına ne kadar paraya ihtiyacı olduğunu sorar. Begüm, “22 cent” der. Kadının tenceresini kaynatması için gerek duyduğu tüm para 22 senttir. Muhammed Yunus ve kendisini yalnız bırakmayan birkaç öğrencisinin köyde bir hafta içinde yaptığı araştırmada Begüm benzeri para bulamadığı için pahalı borçlanıp, az kazanan 42 insan tesbit ederler. 42 insanın geçindirmek zorunda olduğu tam 42 ailenin tüm finansman ihtiyacı toplam 27 dolardır... O gece bambu dallarıyla örtülü kulübesine girdiğinde koca adam ağlamaya başlar. 42 ailenin çektiği bunca çilenin hepsinin kaynağı bulunamayan 27 dolardır. Bu insanlar için bölgesindeki bankalardan kredi isteyen Profesör, bankalarca “Parası olmayan insanlar kredilerini nasıl öderler?” diye sürekli geri çevrilir. Bu yolla sonuca ulaşamayacağını anlayınca, cebinden koyduğu parayla 42 ailenin sıkıntılarını gidermeye karar verir. Ancak dişini tırnağına geçirip çalışan, üreten, ekmeğini taştan çıkaran 42 ailenin 27 dolarlık kredi yokluğu sebebiyle düştüğü durumun utancı kendisini huzursuz eder. ‘Mikro kredi denen şey’ 27 dolarla başlayan macerayı sistematik bir çözüme kavuşturur. Para ihtiyacı olan üreticiye çevresinden kendisini tanıyan ve güvenen 5 kişi kefil olduğu takdirde üretimi devam ettireceği krediyi veren mekanizma böylece işlemeye başlar. 1974 yılında bir profesörün 42 kişiye ödünç verdiği 27 dolarla başlayan macera, daha sonra 1976’da kurduğu Graamen Bank ile 42 kişiye borç verilen 27 dolardan 6,1 milyondan fazla kişiye verilen milyarlarca dolara gelindi. Bunu yaparken mikrokredi kavramını ortaya atan Yunus, tüm dünyada hızla yayılan bir sistemin de öncüsü oldu. Graamen Bankası’ndan 1997’de Graamen Vakfı da doğdu. 22 ülkede 52 ortağı bulunan vakıf, Asya, Afrika, Amerika ve Ortadoğu’da 11 milyon dolayında kişiye yardım ediyor.

     Prof. Muhammed Yunus, fakir köylü kadınların ıztırabını yüreğinde hissederek, onlarla el ele vererek, bir model oluşturdu. Bu muhteşem modeli önce Bangladeş’te ve daha sonra bütün dünyada yaygınlaştırma başarısını gösterdiği için 2006 yılı Nobel Barış ödülünü aldı.

     Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Bangladeşli Prof. Muhammed Yunus 1.4 milyon dolarlık para ödülünü “iyi amaçlar” için harcayacağını açıkladı. Yunus, para ödülünü fakirlere yönelik olarak düşük maliyetli besleyici gıda, bir göz hastahanesi, içme suyu projesi ve sağlık hizmetleri için harcayacağını söyledi. Prof. Muhammed Yunus “Paramın bütün hepsini bunlar için harcayacağım. Bunlar tamamen sosyal kurumlar olacak. Kâr amaçlı örgütler olmayacak. Danone ile ortak bir gıda şirketinin finansmanı için kullanacağım. Böylece fakirler ‘düşük maliyetle yüksek besin değeri olan’ gıdalar yiyebilecek. Şirket yakında faaliyete geçecek. Gıda şirketinde hisselerin yüzde 50’si Danone’nin ve yüzde 50’si Graamen Bank’ın olacak. 1 milyon dolarlık fabrika, Bangladeş’in kuzeyindeki Bogra’da kurulacak” dedi. (13.10,2006 İHA)    

     Devami ekdeki dosyalarda…


Proje Üretemeyen Türkiye, AB Fonlarından Zararlı Çıktı

AB, araştırma ve teknoloji yatırımlarına maddî destek sağlıyor. Ancak, ’Projeyi getir, AB’den yardımı al’ şeklinde özetlenen uygulamadan, Türkiye umduğunu bulamadı.

Avrupa Birliği’ne üyelik süreciyle birlikte, sivil toplum kuruluşlarını memnun edecek bazı uygulamalar gündeme geldi. Bunların başında, AB’nin üye ve aday ülkelerde araştırma ve teknoloji yatırımlarının desteklenmesi amacıyla oluşturduğu fonlar yer aldı. Hazırladıkları projelere karşılık AB’den maddi kaynak alan dernek, kuruluş ve şirketlerin haberleri gazete sayfalarında görülmeye başladı. Ancak perde arkasında görünenden farklı bir tablo ortaya çıktı. Yeterli ve kaliteli proje ortaya konamadığı için, AB fonlarından beklenildiği ölçüde istifade edilemedi.

6. Çerçeve Programı’na 248 milyon Euro’luk kaynak aktaran Ankara, Brüksel’den 370 proje için sadece 44 milyon Euro alabildi. Küçük ve orta boy işletmelerin (KOBİ) eksik proje sunması tam bir hayal kırıklığına yol açtı. 2 bin 500’e yakın projenin yüzde 85’i geri çevrildi. 17,5 milyar Euro’luk paketten cüz’î miktarda pay alınması sebebiyle hükümet, yeni programı şu ana kadar imzalamadı. Merkezi Brüksel’de bulunan CPS Danışmanlık’ın Türkiye Genel Müdürü Tulu Gümüştekin, "Bu programlarda aslan payı ilk dönemdedir. Geçmişteki hatalardan ders alındı. Artık daha iyi projeler sunulacak. İmzanın geciktirilmesi Türk şirketlerinin önemli fırsatları kaçırmasına yol açar." uyarısında bulunuyor.

İstanbul Sanayi Odası Başkanı Tanıl Küçük de, sanayicinin büyük fonlara hazırlıksız yakalandığı görüşünde. TÜBİTAK’ın ’kaynak hazır, proje gelmiyor’ tespitine hak veren Küçük, küresel rekabette ayakta kalmak isteyen şirketlerin, AR-GE yatırımlarına daha fazla önem vermesi gerektiğini belirtiyor. AB fonlarından nasıl yararlanılacağı konusunda pek çok şirketin bilgi eksikliği olduğunu vurgulayan Tanıl Küçük’ü şu rakamlar da teyit ediyor: Avrupa ülkelerinde kişi başına yüzde 0,45 proje düşüyor. Aynı oran Türkiye’de sadece on binde 4. Buna karşılık eğitim, kültür, çevre ve sağlık gibi alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ise önemli mesafeler katetti. KOBİ’lere verilen desteklere göre daha düşük miktarlarda da olsa proje başına binlerce Euro’luk hibe alan derneklerin sayısı giderek artıyor.

AB, araştırma ve teknoloji faaliyetlerinin desteklenmesi ve yönlendirilmesi için çerçeve programlarını araç kullanıyor. İlk çerçeve programı 1984’te yürürlüğe girdi. Türkiye ise 4. ve 5. programlara sadece projelerle katılırken, havuza para yatırmamıştı. Kamuoyunda çok tartışılan ve sivil toplum kuruluşları ile KOBİ’lerin ilgi gösterdiği 6. Çerçeve Programı’na ise 248 milyon Euro katkı sağlandı. 7 yıllık yeni programda ilk adım Ocak 2007’de atılacak. Bu çerçevede 73 milyar euroluk kaynağın onay verilen projelere dağıtılması öngörülüyor. Pakette KOBİ’ler için 4,2 milyar Euro kaynak ayrılırken, bunun 2,6 milyarı girişimcilikte çığır açacak projelere verilecek. Küçük işletmeler endüstriyel rekabet ve yenilikçilik alanında da önemli destekler alabilecek. Bilişim ve enerji başlıkları da aynı çerçevede yer alıyor. Yeni programa dahil olması halinde Türkiye, her yıl 100 milyon euroluk kaynağı ’katkı payı olarak’ AB’ye aktaracak.

CPS Danışmanlık’ın Türkiye Genel Müdürü Tulu Gümüştekin, müzakerelere başlayan bir ülke olarak Türkiye’nin tartıştığı gündem maddelerini tali meseleler olarak nitelendiriyor. Özellikle küçük ve orta boy işletmeler için yenilikçiliğin (inovasyon) önemli olduğunu belirten Gümüştekin, "Türkiye katılımla ilgili taahhüdünü henüz imzalamadı. Bu durumda KOBİ’ler yeni imkânlardan mahrum kalacak. Yedinci çerçeve programının bir an önce imzalanmasında fayda var." dedi. Gümüştekin, şirketlerin araştırma ve geliştirme çalışmalarına mesafeli yaklaşmasını da eleştirerek, "Bu işin zor kısmına gelince imtina ediyoruz." dedi. TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Ayça Dinçkök 7. Çerçeve Programı’nın en önemli yeniliklerinden biri olan ve sanayinin katılımını artırmak için oluşturulan Avrupa Teknoloji Platformları, Ortak Teknoloji Girişimleri ve Rekabet ve İnovasyon Çerçeve Programı’na Türkiye’nin katılımının sağlanmasının önemine işaret etti.

İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Erhan Erken, Türkiye’nin bir önceki çerçeve programdan dahil olduğu tarihin geç olması ve proje bazındaki tecrübesizlikler nedeniyle yeterince yararlanamadığını belirtti. 2005’te yeniden tarif edilen Lizbon kararları ile farklı bir boyut kazanan ve bir öncekine göre bütçesi 4,5 kat artırılan 7. Çerçeve Programı’nın Türkiye için büyük önem taşıdığını vurgulayan Erken, "Her yıl bir öncekinden daha başarılı geçiyor. Sanayi kuruluşlarımızın projelere katılımında da artışlar yaşanıyor." diye konuştu.

Kaynak: Zaman Gazetesi/Abdulhamit Yıldız     

SAYFA BASI

Yazarın diğer yazıları:

Bir proje yarışması
O öyle bir kitap ki !
Kurbanımız  esas olsa
İslam 2020 – Stuttgart
Bir Rahmet Çadırı ve bir fıncan kahve
Hoşgörü diyarından
İnternet, gençlik ve biz
Mayıs Mektubu
Evlenmek mi zor, anlaşmak mı? Veya  neden illa Aile?
Mart mektubu
İçimdeki Notlar
Hayat; sebep ve sonuç
Hacda nefsi Kurban edebilmek 
Şiir gibi bir izinden…  
Aküyü doldurmak
Müstesnalar
“Çocuklara  çok  yazık”
Röttingen deki „İslam Projesi“ tüm okullara örnekti
Ölüm hapsaneleri ve ölü ruhları dirilten Kurán
Son kalemiz „Aile“„out“ mu oluyor?
„Moschee Weg“ ve Yeni Cami
Sanat, para, ahlak
Bir başka açıdan Diyalog
Vurdumduymazlığa çare ne?
Estetik, armoni ve renklerin dili
Mutluluk (formülü) ertelenemez
Almanyadaki yeni neslin tarih bilinci
„Çocuk kuyuya düşmeden“
Aşk gibi okumak
Güzel bir yazı
Bireyselleşmenin sessiz depremleri
Herseye rağmen
Batıdan bir iç muhasebe
Huzur yazıları
Sağlıklı değişim
Her ayrılık
Kimse sizin yerinize düşünmez
Sözlerin özünden
Mektup
   
SAYFA BASI

| Ana Sayfa | Haberler| Gazeteler | Ekonomi | Firmalar | Spor | Yazarlar 

Copyright © Mima Datentechnik / Jülicherstr.20 / 52070 Aachen / Deutschland
Tel:
+49 (241) 900 57 50 (pbx)  Fax: +49 (241) 99 777 57  
e-posta:
info@Turkpartner.de
Bu site Mima Datentechnik Internet Servisi tarafýndan hazýrlanmaktadýr

Yılmaz Kuzucu
Bir proje yarışması
Orhan Aras
Gül döksem yollarına
Üzeyir Lokman Çaycı
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Ozan Yusuf Polatoğlu
Beyaz Saray
Bembeyaz (!)
Mahmut Aşkar
Felaketin Kadıncası
Ayten Kılıçarslan
Buna hakkınız yok!
Hidayet Kayaalp
Demokrasinin çişimi geliyor
Nuran Yelkenci
Güçlünün Değil Haklının Sözü
Muhsin Ceylan
Öfke’ye öfkelenmemek kolay mı?
M. Ali Aladağ
Sadece Ölü Balıklar mı?
Yakup Yurt
Tarihte ve gelecekte kadının yeri
Haldun Çancı
Bölgesel İşbirliği Seçeneği
Ali Kılıçarslan
Made in Germany
Veli Kalli
Gurbet Çilesi
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Güzel İstanbulumuz şantiye alanı mı olacak?
Şefik Kantar
Her şey hayallerle başlar
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Avrupa Birliği "Faşizmi"
Sebahattin Çelebi
zifirî
Hasan Kayıhan
Ben "Hicbir Şey" demiyorum!..
Mustafa Can
Ben Uyumdan Yanayım, Ya siz..........
Serdar Çelebi
Fransa olayları ve Avrupa’da ‘Yeni Irkçılık’
Betül Parlar
Hey du...
Fikret Ekin
Türkiye’nin “Sorunu”
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Yakup Tufan
Uyum nedir?
Sizden Biri
Sen neymişsin be abi?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Aynı acıyı duyanlar en samimi olanlardır
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç